موقع اممي ثوري ثقافي مناهض للامبريالية ومناصر لقضايا الشعوب حول العالم.

Hazal Yalın: Karadeniz’de Sovyetlere karşı Nazi (Alman) donanması

33
image_pdf

Türkiye’de resmi tarih yazımına inanacak olursak, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye yönelik kötü emelleri katiyen şüphe götürmüyordu; Sovyetler Birliği, her ne kadar güçsüz olduğu 1920-1921 yıllarında Anadolu hükümetine yardım etmiş ve doğu sınırında toprak kazancına yol açmış ise de, aslında “sıcak denizlere inme” hevesinden hiç vazgeçmemişti. Nitekim bu durum 1936’da Montrö’nün imzalanmasından itibaren apaçık ortaya çıktı. 1939 Moskova görüşmelerinde Sovyetler Birliği düşmanca tavrını sürdürüp neredeyse toprak isteyecekti; 1944’ten sonra ise açıktan düşmanlık gütmekle kalmadı, 1945’te Boğazlarda üs ve Ermenistan ve Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerinin toprak talebiyle Türkiye’yi Batılı ülkelerin kucağına itti.

Bu tarih yazımı bütünüyle sahtedir ve gerçekleri karartmaya yöneliktir.

Burada, 1936 ve 1939’un olaylarına değinmeyeceğim. Bununla birlikte savaşın başından itibaren Ankara Hükümeti’nin Nazilerle kurduğu yakın ilişki, sadece Sovyetler Birliği’ni değil, Britanya ve ABD’yi de teyakkuza geçirmiştir. Bu teyakkuzun ABD ve Britanya’da siyasi iz bırakmamış olmasının nedeni, Potsdam’dan sonra süratle girilen Soğuk Savaş atmosferi içinde Türkiye’nin Batı blokuna katılmasıdır. Savaş yıllarında Türkiye’nin, Sovyetler Birliği’nin güney komşusu olmasından başka Karadeniz’e açılan kapıyı tutması yüzünden, Moskova çok daha ciddi bir tedirginlik içindedir; Sovyetlerin bu tedirginliği savaş sonrası siyasetinde doğal ki büyük bir rol oynamış, bugün bile takip edilebilen derin bir iz bırakmıştır.

Oysa Sovyetler Birliği’nin Ankara’dan tek beklediği, Türkiye’nin bağımsızlığını korumasıydı.

Savaş, hayatta kalabilmek için herkesi şu ya da bu ölçüde pragmatizme başvurmaya mecbur bırakmıştı. Molotov-Ribbentrop Paktı, hiç şüphe yok ki, böyle bir pragmatizmin ürünüdür. Ancak gene hiç şüphe yok ki, bu pragmatizm, Britanya ve Fransa’nın Almanya’yı Sovyetler Birliği’nin üzerine saldırtmak hesapları yaptığı 1930’ların başlarından beri kaçınılmaz kılınmıştır. (Bu iki ülke, sadece Almanya’yı kışkırtmaya çalışmakla kalmamış, Türkiye ile birlikte Bakü petrol yatakları bölgesini bombalamayı da planlamışlardı.) Ancak benim görüşüme göre, Molotov-Ribbentrop Paktı dönemi de dahil, II. Dünya Savaşı’nın daha ilk günlerinden başlayarak sonuna kadar, Sovyetler Birliği dış siyasetinde pragmatizm, son derece tali bir rol oynamıştır.

Sovyetler Birliği Dışişleri Halk Komiserliği’nin SSCB’nin Londra daimi temsilciliğine (bu dönemde “elçilik” değil “daimi temsilcilik” deniyordu) çektiği bir telgraf, fikir verebilir. Bakanlık, 17 Kasım 1940 tarihli, yani Türkiye ile ilişkilerin dibe vurduğu bir sırada gönderdiği yazısında, Londra temsilciliğine Berlin’de yapılan görüşmeler hakkında bilgi verdikten sonra şöyle diyordu:

“Görüşmelerden anlaşıldığına göre Almanlar Türkiye’yi … kendilerine bağlamak istiyorlar, bizim de Montrö Konvansiyonu’nun bizim yararımıza gözden geçirileceği vaadiyle dudaklarımızı yalamamızı istiyorlar ve bu meselede bize yardım teklif ediyorlar. Buna rıza göstermedik, zira bize göre, birincisi, Türkiye bağımsız kalmalıdır; ikincisi de Boğazlar rejimi Türkiye’nin arkasından değil, bizim Türkiye ile görüşmelerimizin sonucu olarak iyileştirilebilir.”[1] (Vurgular benim.)

Molotov ile Hitler arasında 13 Kasım 1940’da Berlin’de yapılan görüşmelerin tutanakları da yayınlanmıştır; burada Molotov, Hitler’in dünyayı paylaşma planını frenleyerek faşist lidere şöyle demişti: “Bu mesele [Boğazlar meselesi-bn.] Türkiye ile mutabakat yoluyla çözülebilir.”[2] Molotov, aynı gün Ribbentrop’la görüşmesinde de bu düşünceleri tekrar etmişti. Molotov’un bu görüşmelerle ilgili Stalin’e çektiği telgrafta, yeterince sarih bir şekilde, Sovyet Hükümeti’nin hem İtalya ve hem de Almanya’yı Boğazlar ve Karadeniz’den uzak tutmaya çalıştığı görülür.

İtalya’nın 1930’lu yıllar boyunca ve savaşın ilk iki yılı da dahil Ankara tarafından başlıca düşman olarak görüldüğünü de ekleyelim. Yani Sovyet Hükümeti’nin Türkiye’den beklentisi, “Türkiye’nin bağımsız kalması”, ülkemizi savaşın dışında tutacak en güvenilir yol olmakla kalmıyordu, bununla birlikte İtalyan faşizminin bu sırada sahip olduğu 12 Adalar’ı İzmir de dahil olmak üzere Anadolu’nun batısına kadar genişletme emellerine de set vuruyordu.

Molotov’un sözlerinde “ikili ilişkiler” vurgusu dikkat çekicidir. Montrö Konvansiyonu ile bağıtlanan Boğazlar rejiminin imzacı ülkeleri, Bulgaristan, Fransa, Britanya, Avustralya, Yunanistan, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Türkiye’dir. Bununla birlikte anlaşma Karadeniz’le ilgili olduğuna göre, Karadeniz’de kıyısı bulunan ülkelerin aralarındaki meseleleri diğer imzacı ülkeleri (mesela Japonya’yı) karıştırmadan kendi aralarında çözmelerinden daha doğal bir şey olamazdı. (Stalin, bu durumu Potstam’da, “Sovyetler Birliği’nin ancak Japon İmparatoru kadar söz hakkı var,” diyerek dile getirmişti.) Oysa Türkiye, daha 1939 Moskova görüşmelerinde bile Boğazlar konusunda Sovyetler Birliği ile ikili görüşmelerin önüne Montrö’yü engel olarak dikmişti. Bu tutum savaş sonrasında öyle delice bir isteri noktasına varacaktı ki, Sovyetler Birliği’nin görüşme girişimleri bile kötü emellerine delil gösterilecekti.

Bu anlayış günümüzdeki tarih yazımında da yansımasını bulur. Örneğin:

“Sovyetler Birliği bu tavrı ile Türkiye ile aralarındaki sorunları ikili olarak çözmeyi amaçladığını göstermesi Türkiye’nin endişelerindeki haklılığı ortaya çıkarmıştır. Sovyetler Birliği bu tarz politikası ile de müttefiklerinden ayrılıyordu.”[3]

Karadeniz, tartışmaya değmeyecek kadar açıktır ki, Sovyetler Birliği’nin güvenliği açısından hayati bir rol oynuyordu. Bu nedenle Karadeniz’deki Alman faaliyetleri, Sovyetler Birliği’nin bütün şimşeklerini üzerine çekmiştir. Bu faaliyetler, müttefik devletlerin baskısıyla Türkiye en nihayet 21 Nisan 1944 gibi çok geç bir tarihte faşist Almanya’ya krom ticaretini kestikten sonra bile devam etmiş ve iki Alman savaş gemisi şilep görünümü verilerek Karadeniz’e geçirilmişti. Bu olay, sabrın bittiği yerdi ve Dışişleri Bakanı Menemencioğlu’nun koltuğuna mal olmuştu. (Menemencioğlu, 1957’de DP’den milletvekili oldu, ertesi yıl öldü.)

Bununla birlikte Türkiye, Alman faaliyetlerine bilinçli olarak izin verdiği iddialarını her zaman reddetmiştir.

Aşağıda çevirisini sunacağım belge, Almanların Karadeniz faaliyetlerinin en tepesindeki ismin tanıklığı olarak, Türkiye’nin 1943 ortalarına kadar Sovyetler Birliği’ne karşı oynadığı kritik role tanıklık eder.

Yalnız, buna geçmeden evvel, Yarbay Max Braun ile ilgili yazımda vurguladığım noktaların altını tekrar çizmek gerek. Aynı yazıdan olduğu gibi aktarıyorum:

(1) Atatürk’ün ölümünden sonra İnönü, önceki dönemin dış siyasetinden vazgeçerek açıkça Britanya yanlısı bir siyaset gütmeye başladı. Bunun nedenleri üzerinde ayrıca duracağım; ancak Braun’un, Türkiye’de bütün üst düzey komutanların Sovyet düşmanı olduklarına dikkat çektiğinin de altını çizmeliyim. Demek ki Atatürk’ün herkese eşit mesafede olmak ilkesi, aslında büyük ölçüde onun kişisel itibarı sayesinde uygulanıyordu; gerçekte iktidarın tepesindeki herkesin davranışlarını Sovyet düşmanlığı (Rus düşmanlığı ile antikomünizm iç içe geçmiştir) tayin ediyordu.

(2) Belki de Atatürk’ün ölümünün doğurduğu siyasi boşluk, Alman muhiplerinin Türkiye’deki etkisinde güçlü bir tırmanışa yol açtı. Öyle görünüyor ki bunun temel nedeni, Atatürk’ün büyük güçlere eşit mesafede kalma siyasetini Britanya yanlısı İnönü’nün terk etmesiydi.

(3) Bu siyasetin ortak zeminini Sovyet düşmanlığı teşkil ediyordu; bu durum Ankara hükümetini Sovyetler Birliği’ne karşı faşist Almanya ile de yakınlaştırdı. Nitekim bilhassa Saracoğlu hükümeti, tamamen Alman yanlısı bir siyaset izleyecekti.

(4) Bununla birlikte İnönü’nün siyasi tercihi her zaman Britanya’dan yana olmuştu; bu yüzden öyle görünüyor ki Stalingrad’dan sonra Alman muhiplerinin tasfiyesi planlarını ele aldı; ama sağlamcı İnönü, bu tasfiyeleri ancak 1943 sonundan itibaren hayata geçirdi.

Tümamiral Wolff Ehrenreich von Arnswaldt’ın Sovyet Hükümeti’ne mektubu

Aşağıdaki mektup, bana kalırsa, Türkiye’nin savaş yıllarındaki Alman yanlısı tutumunu yansıtan en temel belgelerden biridir.

Ben, bu hususta diğer temel belgeler arasında, Albay Richard von Werder’in mektubunu ve Yarbay Max Braun’un ifade tutanaklarını da sayıyorum. Özellikle geçtiğimiz hafta hakkında epey uzunca bir yazı yayınladığım bu sonuncusu, son derece parlak ve analitik bir zekânın, dünyayla ilişkileri neredeyse bütünüyle kopmuşken yaptığı değerlendirmeleri kapsar. Albay von Werder’in mektubunu da ileriki haftalarda kendi notlarımla birlikte yayınlayacağım. Okur, böylelikle, Türkiye’nin emperyalizmle ilişkilerinde son derece kritik rol oynamış bir isimle ilgili bilinmeyen bir ayrıntıyla karşılaşmış olacak.

Eğer Braun’un ifade tutanaklarını Türkiye’yi çok yakından tanıyan ve istihbarat faaliyetlerinin tam ortasında rol oynamış bir siyasi zekânın gözlemleri sayarsak, Arnswaldt’ın (manşetteki küçük fotoğraf) mektubunu da donanmanın en önemli subaylarından birinin doğrudan tanıklığı olarak görmemiz gerekir.

Arnswaldt, Nazi donanmasının ilkin Karadeniz’de, daha sonra da Baltık denizinde en önemli amirallerinin başında geliyordu.

Arnswaldt, 1898’de Mecklenburg’da doğdu ve 1915’de gönüllü olarak donanmaya katıldı. 1917’de teğmenliğe terfi etti. 1928’de yüzbaşı. 1935’ten itibaren yükselişi hızlandı. 1938’de fırkateyn kaptanı. 1941’de Deniz Komutanlığı “B”de kurmay başkanı. 1 Temmuz 1941’de tümamiral rütbesiyle Karadeniz kurmay başkanı. Arnswaldt, Karadeniz’deki görevinden 1943 Mayıs ayında alındığını söylüyor. Muhtemelen yanlış hatırlıyor; tümamiralin bu görevinden alınıp tuğamiral rütbesiyle deniz topçu müfettişliği kurmay başkanlığına atanması, 20 Haziran 1943’te olmuştu. 29 Temmuz 1944’te de Letonya deniz savunma komutanlığına (Kurlandiya köprübaşı) atandı. 8 Mayıs 1945’te Letonya’nın batısında, Baltık denizi kıyısındaki Libava’da (Liepāja) Sovyet kuvvetleri tarafından esir alındı. 1950’de savaş suçlusu olarak 25 yıl hapse mahkûm edildi.

7 Ocak 1956’da, Almanya’ya son gönderilen savaş suçluları kafilesindeydi.

1972’de Kassel’de öldü.

Aşağıdaki mektupta, Almanların Sovyet donanmasına verdirdikleri kayıplar okurun dikkatini çekecektir. Buna göre; denizaltılar tarafından 10 Rus ticari gemisi, 10 römorkör (bunlar sivil tekneler), 10 çıkartma gemisi ve pek çok hücumbottan başka, denizaltıların verdiği istihbaratla torpido gemileri tarafından da 1 destroyer, 2 tanker ve Novorossiysk-Tuapse mıntıkasındaki kara operasyonlarında Sovyetlerin savunma kuvvetlerine yardım taşıyan çok miktarda küçük tonajlı gemi batırıldı.

Ancak bu zararın gerçek boyutunu kavramak için, Karadeniz’deki Sovyet donanmasının gücüne bakmak gerek. Savaşın başında Sovyetlerin Karadeniz donanmasında 1 zırhlı, 5 kruvazör, 3 destroyer, 16 muhrip, 1 eski bir zırhlı kruvazör, 4 gambot, 2 devriye botu, 47 denizaltıdan başka çok sayıda küçük tekne de bulunuyordu. Donanma, savaş boyunca 1 kruvazör, 3 destroyer, 11 muhrip, 32 denizaltı ve çok sayıda küçük tonajlı gemi kaybetti. Büyük gemilerin hemen tamamı, von Arnswaldt’ın görevde olduğu süre içinde batırıldı. Donanmanın ölü ve savaş esiri olarak toplam insan kaybı ise 82.394 kişidir.

Görülüyor ki, Alman donanmasının verdirdiği kayıplar da hiç azımsanmayacak kadar olmakla birlikte, Sovyetler denizde esas itibariyle Luftwaffe’nin saldırıları altında ağır kayıplar veriyorlardı.

Sovyet donanmasının savaş öncesinde hem personel, hem teçhizat, hem de doktrin anlamında saldırgan bir nitelik taşımadığı, ciddi bir batılı araştırmada da ifade edilir.[4] Bu güçsüzlük, 1941-1942 yıllarında yakıcı bir şekilde hissedilir. Sovyet donanmasının özellikle Karadeniz’in batı bölgesinde üstünlük kurması mümkün değildi; oysa tam da bu bölge, Tuna ağzındaki ve Boğazlar’daki mutlak üstünlüğü itibarıyla, Alman donanmasının tam kontrolü altındaydı.

Öte yandan, Almanların saldırgan üstünlüğüne katkıda bulunan bu avantajlar, özellikle kara harekâtlarında, en önemlisi de Novorossiysk’in düşmesinde kilit bir rol oynamıştı (6-10 Eylül 1942). Düşmanın mutlak üstünlüğüne karşı kahramanca savunulan ve savunma kuvvetleri arasında denizcilerin büyük rol oynadığı Novorossiysk’in düşmesinin temel nedeni, Almanların deniz üstünlüğüydü.

1942’den itibaren artık sadece Tuna’dan değil kamuflajlı şekilde Boğazlar üzerinden de Karadeniz’e donanma kuvveti sokmak, Almanlar için rutin bir uygulama haline gelmişti. Ancak Sovyetlerin karadaki üstünlüğü, Karadeniz’in kaderini de tayin etti; 1944’e kadar Boğazlardan buraya savaş gemisi sokmaya devam etmelerine rağmen aslında 1943 başlarından itibaren (bir kez daha hatırlatmak gerekirse, dönüm noktası Stalingrad’dır) Karadeniz artık Almanların kontrolünden çıkmaya başlamıştı. Von Arnswaldt’ın tam da 1943 ortasında Karadeniz görevinden alınması, demek ki, esasen buna tanıklık eder.

Von Arnswaldt’ın “SSCB Hükümeti’ne” mektubu, 3 Nisan 1947 tarihini taşıyor.[5]

“Türkiye’nin sessiz rızasına güveniyorduk”

Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sırasında tarafsızlığını Almanya’nın yararına ihlal ettiğinin delili olguları, SSCB Hükümeti’nin bilgisine sunmayı kendime borç sayıyorum. Bu olguları, Almanya’nın Romanya’daki donanma misyonunun kurmay başkanı ve Karadeniz’deki donanma kuvvetlerinin komuta heyeti başkanı olmam cihetiyle biliyorum.

SSCB’ye karşı savaş başladıktan sonra adı Karadeniz Amiralliği olarak değiştirilen donanma misyonu kurmay başkanlığındaki faaliyetlerim 1941 Şubat ayından 1943 Mayıs ayına kadar devam etti. Bu dönem boyunca Rusların Karadeniz donanmasına karşı yürütülen bütün deniz operasyonlarının hazırlık ve idaresini yönettim. Bu operasyonlar için Türkiye’nin tutumu, başarısına katkıda bulunabilecek yahut engel olabilecek kadar hayati bir önem taşıyordu. Türkiye tarafsızlığını korurken savaşta Almanya için sadece güvenilir bir sığınak olarak işlev görmüştür, zira Türkiye, Boğazlar statüsüne göre savaşan ülkelerin gemilerinin geçişinin yasak olduğu Boğazlarıyla, Akdeniz’i Karadeniz’den ayırmaktadır.

Tarafsızlığın gerçekte Alman yanlısı bir “tarafsızlık” olması cihetiyle, Türkiye tarafından, ticaret teminatından başka, Boğazları kendi askeri amaçları için etkin bir şekilde kullanma imkânı da verilmiştir ki, bunu aşağıda anlatacağım.

Alman komutanlığı, Türkiye’nin Alman yanlısı tutumunu daha önceden hesaba katmıştı. Bu olgu, Barbarossa planına göre Sovyetler Birliği’ne saldırının hazırlıklarına dair, bizim Berlin’deki donanma kuvvetleri yüksek komutanlığından 1941 Nisan ayında aldığımız talimat ve emirlerden anlaşılır.

Emirlere ek olarak gelen durum değerlendirmesinde, Rusya’ya karşı önümüzdeki askeri operasyonlarda Türkiye’nin iyi niyetli tutumuna güvenilebileceği açıkça ifade ediliyordu. Donanma operasyonlarının hazırlık döneminde, 1941 Mayıs ayında, benim komutanım olan Koramiral Fleischer[6] ve ben, Bükreş’te, Türkiye’deki deniz ataşesi tuğamiral von der Marwitz[7], durum ve görevleri görüştük. Bu esnada von der Marwitz, Türkiye hakkında aşağı yukarı şunu söyledi:

“Türkiye, Almanya’nın tarafında bulunuyor, zira Rusya’ya karşı düşmanlık güdüyor ve Alman siyasetinin dümeninde yürüyor. Şu ana kadar, Türkiye’nin, Almanya ile ilişkilerini zayıflatmasını talep eden Britanya’nın ısrarları karşısında geri adım atacağına dair bir işaret yok.”

Aşağıda, Türkiye’nin bizim Karadeniz’deki görevlerimize nasıl imkân sağladığını göstereceğim.

Alman silahlı kuvvetler komutanlığı Sovyetler Birliği’ne karşı savaşa başlarken Karadeniz havzasındaki askeri operasyonların hızla biteceğini hesap ediyordu. OKM [Oberkommando der Kriegsmarine] Karadeniz’de büyük operasyon beklemiyordu, zira elimizde bulunan yegâne kuvvet olan Rumen donanmasının sayısı ve gücü taarruz operasyonları yürütmeye izin vermiyordu.

Bundan başka, OKM, karadaki operasyonların hızla bitmesinin sonucunda Rusların Karadeniz donanmasının da çok geçmeden üs ve limanlarını kaybedeceğini hesap ediyordu. Bu suretle Karadeniz’deki askeri faaliyetler bitecekti.

Karadeniz amiralliğinin başlıca görevi, Karadeniz havzasında deniz ulaşımının sağlanmasıydı ki bu kapsamda, Akdeniz’deki askeri operasyonlar için Constanța’dan (Köstence) Boğazlar üzerinden petrol nakli özel bir önem taşıyordu.

Alman ordusunun 1941’de Moskova muharebesinde yenilmesiyle birlikte 1942’de Karadeniz’de donanma operasyonlarına devam etmenin Azak Denizi’nde ve Kırım’da etkisiz olduğu meydana çıkmıştı.

Bu durum, AKM’yi, Alman donanmasının taarruz operasyonları yürütebilecek durumdaki kuvvetlerini Karadeniz’e nakletmek kararı almak zorunda bıraktı. 1942 baharından başlayarak donanma kuvvetleri-Alman ve İtalyan-Karadeniz amiralliğinin yetki alanında Tuna’ya yönelmeye başladılar.

Bu sırada denizde de Türkiye’nin yardımından yararlandığımız askeri operasyonlar başlamıştı. Elimizdeki bilgilere göre Poti ve Batum limanlarından çıkarak Anadolu sahilinin kuzeyinde tatbikat manevraları yürüten Rus Karadeniz filosu, Alman denizaltılarının saldırıları için iyi bir hedefti.

Denizaltılar bu bölgede Türkiye’nin deniz fenerlerini operasyon bölgesine yaklaşmak için nirengi noktası olarak ve operasyon esnasında kendi konumunu belirlemek için kullanabiliyorlardı.

Bundan başka, Türkiye’nin karasularının kullanılması da onlara denizdeki avcıların saldırılarından kaçınma ve silah ve motor bakımı için gerekli çalışmayı engelsizce sürdürme imkânı veriyordu.

Haziran 1942’den itibaren başlayan denizaltı operasyonları için harekât emirleri yol poyunca ve operasyon bölgesinde deniz fenerlerinin kullanılmasını öngörüyordu; operasyon bölgesine yaklaşım için şu yol öngörülüyordu: Constanța-Kırım’ın güney muhitleri-Sinop-Anadolu sahili boyunda operasyon bölgesi.

Türkiye’nin karasularının kullanılması izni, denizaltıların komutanlarına, filo komutanı tarafından sözlü olarak veriliyordu. Filo komutanı, benim de komutanım olan koramiral Fleischer’in benim de hazır bulunduğu harekât toplantısında verdiği emirleri çerçevesinde buna yetkiliydi.

Denizaltı komutanları, incelemem için bana sunulan askeri seyir defterlerine, deniz fenerlerini ve karasularını kullandıkları tarihleri işlemek zorundaydılar.

Hatırladığım kadarıyla, benim komutanlığı bıraktığım 1943 Mayıs ayına kadar Alman denizaltılarının operasyonları boyunca toplam 10 Rus ticari gemisi, 10 römorkörü, 10 çıkartma gemisi ve pek çok deniz avcı gemisi batırıldı.

Denizaltıların operasyonları, kendi başarılarından başka, Alman ve İtalyan torpido gemilerinin Soçi-Suhumi ve Novorossiysk-Tuapse bölgelerinde başarılı operasyonlar yürütmesine de yardım ediyordu. Kafkas sahillerindeki Rus gemilerine dair denizaltılar tarafından toplanan verilen torpido gemilerinin operasyonları için verilen askeri emirlere temel teşkil ediyordu. Torpido gemilerinin bu operasyonları 1942 Temmuz-Ağustos aylarında başladı. Hatırladığım kadarıyla, 1943 Mayıs ayına kadar bunlar tarafından bir tane yeni tip destroyer, iki tanker ve Novorossiysk-Tuapse mıntıkasındaki Rus cephesi için erzak temin eden çok miktarda küçük tonajlı gemi batırıldı.

Alman denizaltılarının aylar boyunca doğrudan doğruya Anadolu sahillerine çok yakın yerlerde operasyon yapmasına ve bunların başarılarının da OKM’nin raporlarında duyurulmasına rağmen, Türkiyeli yetkililer hiçbir karşı tedbir almadılar, deniz fenerleri söndürülmedi, karasularının kullanılması da sıkı bir muhafız tesisi yoluyla zorlaştırılmadı.

Deniz fenerlerini ve karasularının kullanırken, Türkiyeli yetkililerin bu harekât planları yapılırken hesaba katılmış olan sessiz rızasına güveniyorduk. Harekât planları bizim tarafımızdan, “Güney” donanma grubu komutanlığına veriliyordu (planları bunlar da onaylıyorlardı).

“Güney” donanma grubu komutanlığı, 1941 Nisan ayında, Karadeniz ve Ege Denizi’ndeki askeri operasyonların koordinasyonu için kurulmuştu. Karadeniz ve Ege Denizi amiralleri buna bağlıydılar.

Şimdi de, bizim tarafımızdan, Türkiye’nin doğrudan yardımıyla yapılan deniz operasyonlarına değineceğim. Bize 1941 Nisan ayında verilen, Constanța-Boğazlar-Akdenize petrol naklinin temin edilmesiyle ilgili emirde, Türkiye ile bir mutabakat olduğuna da atıfta bulunuluyordu; buna göre Boğaz’daki kılavuz ve liman yetkilileri petrol taşıyan gemilerimizin hızlı ve engelle karşılaşmadan geçmesiyle ilgileneceklerdi. Bu petrol yüklü gemilerin hızla geçişinin temin edilmesi için her defasında İstanbul’daki deniz ataşesine bunların Boğaz’a varış günü ve saatini telgrafla bildiriyorduk. Deniz ataşesi de bu gemilerin hazırlık ve yola çıkışının zamanında yapılması hedefiyle durumu Türkiye’nin liman yetkililerine haber veriyordu. Alman yahut İtalyan bayrağı taşıyan bu tankerlerin engelle karşılaşmaksızın hızla yola çıkması ve geçişi, Akdeniz bölgesindeki bütün kıtaların operasyonları için büyük bir önem taşıyordu. Bilhassa da, İtalyan filosunun askeri harekâta hazırlanması çoğu zaman bu petrolün sağlanmasına doğrudan bağlı bulunuyordu. Bu petrol taşımalarının amacı ve askeri önemi, Türkiyeli yetkililer nezdinde de açıktı.

Petrol gemileri katarı 1942 güz sonlarına kadar devam etti ve Akdeniz’de yaşanan kayıplar yüzünden tanker bulunmaması dolayısıyla kesildi.

1942 baharında Sofya’da, Türkiye’deki deniz ataşesiyle petrol taşımacılığı hakkında görüştüm. Bu konuşma esnasında ataşe bana, Türkiye’ye Britanya baskısını anlattı ve bu baskının iki ayrı hattan yapıldığının altını çizdi: “Bir yandan, Britanyalılar, Britanya’ya kuvvetli şekilde bağımlı olan gemi inşa sanayii yoluyla etkide bulunuyorlar. Diğer yandan da baskı, Türkiye’nin havaalanları ağının genişletilmesinden menfaatleri bulunan hava yolu şirketlerindeki Britanya çevreleri tarafından yapılıyor. Türkiye Hükümeti’nde, Britanya’ya sempati duyan muhtelif kimseler bulunduğu doğrudur, ama bunların, Türkiye Hükümeti’nin Alman yanlısı siyasetinde etkisi bulunmuyor.”

Türkiye’nin desteğinin bize çok yardımda bulunduğu bir hadiseyi daha bildirmek isterim. 1941 güzünde Karadeniz’de, Alman gemilerinin Rusya’nın güneyindeki limanlara girişleri temizlemek için mayın taramak amacıyla hafif, mümkünse ahşap teknelere çok ihtiyacımız vardı. Karadeniz’de böyle tekneler olmadığından “Güney” grubu komutanlığı Ege Denizi amiraline, buradaki ganimetlerinden iki Yunan sahil koruma gemisini bize göndermesi emrini verdi. “Güney” grubu komutanlığının emriyle bu tekneler ticari gemi gibi kamufle edildi; bu amaçla ticari gemi belgeleri verildi; bunlar Alman ticaret bayrağı çekerek ilerlediler, askerlerden oluşan mürettebat ise sivil kıyafetler giymişti. Gemiler bu kamuflaj altında Boğazları Türkiyeli yetkililerden hiçbir engelle karşılaşmadan geçtiler; oysa her uzman, dolayısıyla Türkiye’nin liman yetkilileri de, bu tonaj ve tipteki gemilerin bizim tarafımızdan ticari değil sadece askeri gemiler olarak kullanılabileceğini kesinlikle bilirdi. Bu gemilerden birinin daha sonra “Seefalke” adıyla mayın tarama gemisi yapıldığını hatırlıyorum.

Benzer bir operasyonu 1942 baharında da yaptık. “Güney donanma grubu komutanlığı, bize, dört deniz çıkarma gemisini Ege Denizi amiraline vermemizi emretmişti. Dolayısıyla, özel olarak çıkartma kıtalarını taşımak için imal edilmiş olan bu deniz nakliye gemileri, askeri gemilerdi.

Bu dört gemi de, tıpkı yukarıda zikredilen Yunan sahil koruma gemileri gibi kamufle edildi; ancak bunların topları da söküldü. Ancak buna rağmen, geminin ana gövdesinin biçimi ve bordo iskelesi bütün diğer ticari ve askeri gemilerden köklü şekilde farklıydı ve hiç bilmeyen biri için bile bunun bir deniz çıkarma gemisi olduğu belliydi. Bu dört askeri çıkarma gemisi, birkaç gün aralıkla, ikili gruplar halinde Kerç’ten çıkıp, Türkiyeli yetkililerin rızasıyla Boğazlardan geçtiler.

Yukarıda anlatılan hadiselerde olduğu gibi pek çok başkalarında da Türkiye’nin faydalandığımız yardımı bizim için özel bir önem taşıyordu ve tarafımızdan da plan ve taslakların hazırlanması esnasında hesaba katılıyordu. Ancak bu plan ve taslakların çoğu, savaş şartlarının değişmesi sebebiyle gerçekleşmemiştir.

Tarafımdan bildirilen malumatın doğruluğuna dair bütün sorumluluğu üstleniyorum; eğer zaruriyse, bunların yayınlanmasını da onaylıyorum.

Von Arnswaldt

Eski Alman Tuğamiral

03.04.1947

Hazal Yalın. Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırktan fazla çevirisi var. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kırmızı Kedi, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. Güncel makaleleri genellikle Yakın Doğu Haber’de (ydh.com.tr) yayınlanıyor.

Dipnotlar:

[1]Громыко А. История внешней политики СССР: в 2 т. М.: Наука. Т. 1: 1917-1945. С. 408.

[2]Документы 1941: в 2 т. М.: Международный фонд «Демократия». Т. 2. С. 383.

[3]Umar Ö.O. İkinci Dünya Savaşında Türk-Sovyet İlişkileri // Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi. 2004. vol. 20, no. 59. P. 396.

[4]Marolda E.J. The Failure of German World War II Strategy in the Black Sea // Naval War College Review. 1975. vol. 28, no. 1. P. 41.

[5]Марковчин В.В. «… В русле германской политики»: Турция и операция III Рейха в Черном Море // Журнал российских и восточноевропейских исторических исследований. 2020. т. 20, № 1. С. 164–68.

[6]Friedrich-Wilhelm Fleischer (1890-1952); Almanya’nın teslim olmasından sonra 8 Mayıs 1945’te Britanya kuvvetleri tarafından tutuklandı, 1947’de serbest bırakıldı.

[7]Georg Cornelius Adalbert von der Marwitz (1888-1966); 1942’den itibaren koramiral. 1939’dan itibaren Ankara, Atina, Bükreş ve Sofya’da deniz ataşesiydi. Ağustos 1944’te Ankara’nın Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesmesinin arkasından burada gözetim altına alındı; Almanya’ya ancak 1946 Kasım ayında dönebildi.

image_pdf
قد يعجبك ايضا

اترك رد

لن يتم نشر عنوان بريدك الإلكتروني.