موقع اممي ثوري ثقافي مناهض للامبريالية ومناصر لقضايا الشعوب حول العالم.

IŞIK ERGÜDEN: MLSPB,THKP-C ÇİZGİSİNDE BİR ÖRGÜT

68
image_pdf

1970’Lİ YILLAR TÜRKİYE’SİNDEN BİR SİLAHLI PROPAGANDA DENEYİMİ: THKP-C/MLSPB

Zeki Yumurtacı’nın anısına…

“… bir kitaba başlar gibi

koşarken yavaşlar gibi
ölen arkadaşlar gibi

sessiz sitemsiz”

Günlerimiz, Yağmur Atsız   

  “Terörist diye adlandırdığınız kişilerin, kendilerine anlatılmasına gerek kalmaksızın, bedensel varlıkları ve düşünceleriyle, kaba zarafetler dünyasında yalnızca kısa süreli parıltılar olacaklarını bildiklerini kabul etmek gerekir. Saint-Just şiddetli ama gelip geçici parıltısını, Kara Panterler parlaklıklarını ve yok olacaklarını biliyorlardı; Baader ve arkadaşları İran Şahı’nın ölümünün habercisiydiler; fedailer de izlerinin göz açıp kapayıncaya kadar silineceğini bilen, havada iz bırakan mermiler gibiydiler.”

  • Sevdalı Tutsak, Jean Genet.
bir ön not…

Bu çalışma eksik ve muhtaç olduğunun bilincindedir. Soruları ve düşünme süreçleriyle, daha kapsamlı bir çalışmanın ön hazırlığı olarak okunabilir. Eksiklik ve muhtaçlık, aşağıda ayrıntılarıyla belirtilecek nedenlerden de kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla hem yazanın düşünsel serüvenine yeni kapılar açması umuduyla, hem de başkalarının tanıklık, kanıt, belge, soru, düşünce ve eleştiri şeklindeki katılımıyla daha az eksik olabilmeyi arzulayarak, daha fazla olgunlaşmayı beklemeden, karanlığa ve unutulmaya terk edilmiş bu alana biraz olsun aydınlık taşıyabilmeyi, kayda ve belleğe geçirebilmeyi amaçlamaktadır. Yazının gündeme gelişindeki önemli bir teşvik unsuru da Birikim Dergisi’nin 271. sayısındaki “Silah/la Mücadele” dosyası oldu. Bu dosyadaki kimi yazılara paralel yazılar kurmanın, kimilerinin boş bıraktığı noktalara eğilmenin düşünme sürecini geliştireceği kanısıyla, daha fazla oyalanmadan kaleme alındı. Bu gözle okunup değerlendirilmesinde fayda vardır.

  • YAKIN UZAK GEÇMİŞİMİZ: 1970’Lİ YILLAR

2010’lu yıllarda yaşayan bizler için kırk yıl geride kalmış bir dönemin elbette uzaklığından, bitmişliğinden, tamamlanmışlığından söz edilebilir. Ama o yıllarda gençliğini yaşamış olanlara, her konuşmada, her anımsama ya da her rüyada kendini aynı şiddetle hissettiriyor olması muhtemelen yaygın bir durumdur. 1970’lerde onlu, yirmili yaşlarda olanlara daha dünmüş gibi gelmesi bir yana, yaşadığımız toplumun siyasal-kültürel tarihinde sık sık gündeme oturması, referans gösterilmesi, o dönemin, aradan geçen bunca yıla rağmen hâlâ kabuk bağlamamış yaralarından kaynaklanıyor olabilir. O yıllarda devrimci hareketlerde yer almış olanlar içinse, belki hızından, belki çok kalabalık, çok dolu, çok olaylı, umutlu ve hüzünlü olmasından; belki aniden kesintiye uğramasından, bir türlü kapanmamış duran bir “hesabın”, bir muhasebenin bugüne hep uzanan izlerindendir bu tamamlanmamışlık… bilemiyorum.

O yılların Türkiye sol hareketi, öncesinden ve sonrasından oldukça farklı, nicelik ve nitelik olarak çok yoğun. O kadar kalabalık ve o kadar hareketli olunabildi mi bir daha, sanmıyorum. Bugün geriye dönüp bakıldığında, adı sanı çoktan unutulmuş onlarca siyasal hareketin, irili ufaklı grubun, parçalanarak, bölünerek varlığını sürdürdüğü; her birinin kendine bir etki alanı bulduğu, farklı toplumsal, siyasal, etnik kesim, sınıf ve katman arasında var olabildiği ve toplam olarak bakıldığında, bütün gençliğine, ilkelliğine, çatışma ve sürtüşmelerine rağmen, toplumda genel bir özgürleşme-dönüşüm-isyan-umut havası estirmeyi başarabildiği bir dönem[1]…

Üstelik kısa sürmüş bir dönem. Evet, 1970’ler denince akla bir on yıl geliyor. Ama 12 Mart 1971 askeri darbesi ile başlayan süreç 14 Ekim 1973 genel seçimlerine (CHP-MSP hükümeti) kadar sürdü. Dolayısıyla -kabaca- 1974 başında yeniden başlayan “demokratik” dönemin 12 Eylül 1980’e kadar, yani altı yıl devam ettiğini, ’70’li yılların bu altı yıl olduğunu varsayabiliriz. Tabii 1975 Mart’ında kurulan ve Ocak 1978’e kadar  süren “1. ve 2. Milliyetçi Cephe” (AP-MHP-MSP) hükümetlerini; İstanbul’da 1977 1 Mayıs’ında devletin ve paramiliter-faşist güçlerin gerçekleştirdiği katliamla kitle hareketlerinin ivme yitirmeye başladığını; ardından, Eylül 1978’de Sivas’ta, Aralık 1978’de Kahramanmaraş’ta, Mayıs 1980’de Çorum’da Alevi, Kürt, ilerici-demokrat kesimlere yönelik kitlesel katliamların yaşandığını; bütün bu dönem boyunca ülke genelinde yoğun biçimde sürmüş faşist saldırıları; devlet iktidarında, kurumlarda, okullarda ve gündelik hayatta egemen kılınan faşist, milliyetçi, ırkçı, dinci örgütlenme ve ilişkileri; işçi ve emekçi kitlelerin yükselen hak ve özgürlük taleplerinden rahatsız olan sermaye sınıflarının tutumunu dikkate aldığımızda; bu on yılın çok daha “kısa” sürdüğü, bu kısalığın, sol, sosyalist hareketliliğin öznel durumu ve algısı olduğu söylenebilir. Yoksa bugün de içinde yaşadığımız faşist gündelik hayat ve zihniyet iklimi TC’nin kuruluşundan bugüne neredeyse kesintisiz bir hat izlemiş, değişik versiyonlarına, çatışma ve çelişkilerine rağmen kendi yekpare yapısını sürdürmeyi başarmıştır.

O dönemi tekrar tekrar düşünmeye, değerlendirmeye yol açan şey, belki de bu öznel kısalık, tamamlanmamışlık duygusudur. Üstelik, tarih olarak epey geride kalmış, üzerinden kuşaklar geçmiş, imkânları ve araçları, hatta amaçları bakımından bile aşınmış bu dönemin hayaleti, tuhaf bir şekilde, alttan alta bugünün imkân ve imkânsızlıklarına gölgesini düşürüyorsa, bunu da o tamamlanmamışlıkla birlikte düşünmek gerekebilir. Dahası, onca yoğunluğuna, nicelik ve nitelik bakımından Türkiye’deki devrimci hareketin tarihinde “eşsiz” bir dönem olmasına rağmen, doğru düzgün değerlendirmelerin, siyasal, toplumsal ya da akademik çalışmaların konusu olamaması, simgesel düzeyde “68” ya da “71”in altında kalması da -“68”de ya da “71”de başlamış bir sürecin devamı ya da tekrarı olarak görülse bile- tuhaftır… Anı türü metinlerin sayısının giderek arttığı bir gerçek. Bunların günün birinde daha bütünsel ve nesnel çalışmalara kapı aralaması, zemin olması da mümkün. Ama bu tür anılar, daha ziyade, o dönemin yaygın kitlesel örgüt ve hareketlerindeki kişilerin kaleminden çıkma. Bu da geriye dönüp bakıldığında, sanki o dönemde o hareketlerden başka pek bir şey yokmuş izlemini vermeye fazlasıyla müsait. Yine bir araştırma malzemesi olarak görülebilecek o dönemin yazılı belgeleri (dergi, örgütsel yazı ve bildiriler, vb) de bürokratik yapısı olan (örneğin TKP) ya da kitleselleşmiş (DY, KSD…) örgütlerle sınırlı. Oysa o dönemin devrimci hareketine bakıldığında sayısı yüzü aşan legal, illegal örgütün varlığını saptamak mümkün. Bunları da içine almayan, kapsamayan bir değerlendirmenin oldukça eksik ve tek yanlı kalması, döneme dair -büyük ölçüde de sayısallıkla sınırlı- bir tür “resmi tarih anlatısı” oluşturması ihtimal dahilinde. Genellikle dar yapılardan oluşan, etki gücü zaman zaman (ya da kimi yörelerde) yoğunlaşmış bu geniş kesim, bir yanıyla da  “belgesiz”dir. Bugüne -bulunabilirse- bir iki broşür, bildiri dışında, 12 Eylül sonrası iddianamelerinden başka bir şey kalmamış olması, bu hareketlerin özgünlüğüdür de. Bunların -legal olanları bir yana- bir kesimi, 1960 sonlarında kurulmuş silahlı mücadele örgütlerinin devamı ve takipçisi olma iddiasıyla ortaya çıkmışlardı. THKO’nun (çok dar bir deneyim olarak kalmış “TDY’ciler” pratiği dışında) geçmiş kadro ve sempatizanlarının çoğu farklı bir yönelime (ağırlık olarak Çin-Arnavutluk çizgisindeki “Halkın Kurtuluşu” ve TDKP’ye) girerken, TKP-ML / TİKKO (kimi bölünmelerle birlikte) mevcut çizgide yoluna devam etmiştir. THKP-C’nin geçmiş kadrolarının bir kesimi “Halkın Yolu – Militan Gençlik” (ve dolayısıyla “Aydınlık”) çizgisine yönelirken, büyük çoğunluğu ’74 sonrasında dağınık (ya da politik mücadele dışında) kalmayı tercih etmiştir. Dolayısıyla, 1970’li yılların bu ikinci yarısında devrimci hareketin önemli bir kesimini oluşturmuş THKP-C çizgisi etrafındaki gruplar (THKP-C’yle sempatizan düzeyinde ilişkisi olmuş birkaç kişi dışında) daha ziyade yeni kuşak devrimcilerin katılımıyla ve öncülüğüyle kurulmuştur. Bu gruplar arasında, THKP-C’nin temel düsturu olan “silahlı propaganda temel, diğer mücadele biçimleri talidir” anlayışını olduğu gibi benimseyip pratiğe geçiren, dolayısıyla silahlı mücadeleyi programatik bir unsur olarak gören ve önlerine koyan THKP-C kökenli grup sayısı sınırlıdır: THKP-C “Acilciler”, MLSPB, THKP-C Eylem Birliği gibi[2] örgütler. Bu gruplar, genellikle benzer bir örgüsel şemaya uymaya çalışarak, daha ziyade illegal bir çekirdek  şeklinde örgütlenmeyi esas almış, etrafını legal, yarı-legal ağlarla örmeye çabalamışlardır. Bu hareketlerin çoğunlukla kısa süreli ama yoğun geçmiş silahlı mücadele ya da silahlı propaganda pratiklerine ışık tutacak “belge” ise esasen bu eylemlerin ta kendisi olarak kalmıştır. Dolayısıyla bugünden bakıldığında, gazete arşivleri, eylemlerin üstlenildiği bildiriler, iddianameler ve örgütlerin siyasal savunmaları -ki bu yapıların hemen hemen hepsi mahkemelerde örgütsel faaliyetlerini ve eylemlerini üstlenmiştir- bu pratiklerin “belge”sini oluşturmaktadır. Bunların ötesinde, bu türden örgütlerden anı yazımına da rastlanmamış olması, muhtemelen bu geçmiş pratiği küllendiren bir etken olarak görülebilir. Belki de örgütün anonimliğinin korunması, bireysel olarak eylem anlatılarına girişmenin riskleri ya da bugünden bakıldığında bunlara siyasi olarak sahip çıkıp çıkmama konusundaki kararsızlık, belirsizlik, bu tür eylemler karşısında örgütsel yapıların net bir süreklilik ya da kopuş çizgisi belirtmemiş olmaları diğer etkenler arasında sayılabilir.

Dolayısıyla 1970’li yılların devrimci hareketlerine yönelik araştırmaların sadece kolay ulaşılır tanıklık ve belgelerle yetinmeyip, panoramanın bütününü ve çeşitliliğini mümkün olduğunca kapsamaya çaba sarf etmesinin hem bugüne ve yarına daha anlamlı bir külliyat bırakabileceğini, hem de adı sanı unutulmuş onlarca, yüzlerce devrimcinin çabasını ve anısını gün ışığına çıkaracağını düşünüyorum. Bu metin, böyle bir çabanın -yukarda da belirtildiği gibi- eksik ve muhtaç ürünü olarak MLSPB’ye odaklanırken, o tarihin devrimci mücadelesi içinde yer almış her grubun ve bireyin de hatırlanma, hatırlatılma hakkının olduğunun bilincindedir. Bu nedenle, benzer türdeki başka çalışmalara vesile olmayı amaçlarından biri olarak görmektedir.

Böyle bir çalışmanın odağında neden MLSPB’nin yer olduğu sorusu haklı olarak sorulabilir. Buna cevabım öncelikle özneldir. Bugün geldiğim düşünsel ve pratik düzey ne kadar farklı olsa da, çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği bu ayrıksı hareketin bana kattıkları sayesinde bugün bulunduğum yerden dünyaya ve yaşama bakma ayrıcalığına sahip olduğumu düşünüyor ve bugün çok farklı yerlerde olsak da, hayattaki arkadaşlarımla ve yitirdiğimiz sayısız dostla birlikte, belki de farkında olmadan yaratabildiğimiz ortak bir “aura” adına, bu hareketi belgeleyebilmeyi hayata olan borçlarımdan biri kabul ediyorum. Diğer cevabım ise biraz daha “nesnel” olabilir. MLSPB, 1975’te başlayıp 1980 sonrasına uzanan dönemde, gerek zekice tasarlanmış, “ses getiren” eylemleriyle, gerek kadrolarının uzlaşmaz ve radikal tavrıyla efsaneleşmiş, mitleşmiş ender hareketlerden biriydi. Onu inceleyebilmek başka birçok grubu da kavramayı sağlayabilecek bir prototip oluşturabilir. Keza, reel anlamda politik olmaktan çok etik denebilecek, “imkânsız bir politika”nın[3] farkında olmadan ifadesi olmuş böylesine radikal bir ret tavrının simgesi bir hareketin, bugünün iyice kirlenmiş ve bulanıklaşmış, bürokratik ve yasal sınırlara fazlasıyla batmış ya da pazarlıklarla ve uzlaşmalarla kendine yol arayan politik ortamına hatırlatabileceği bir farklılık olduğunu da düşünüyorum. MLSPB’yi 2010’lu yıllarda bilmem hangi parti, örgüt adı altında ya da kurumlarda değilse de, dünyanın herhangi bir yerindeki adsız sansız radikal mücadelelerde, isyanlarda, sokaklarda, işgallerde, tek tek bireylerde, aşırı ve yıkıcı yaratıcılıktaki her eylemde hayal ediyorum…

  • BİR TARİHÇE ÇALIŞMASI

Kısaca MLSPB denen “Marksist-Leninist Silahlı Propaganda Birliği” THKP-C çizgisindeki örgütlerden biridir. Dolayısıyla, 30 Mart 1972’deki Kızıldere katliamının ardından THKP-C’nin merkez kadrolarının ortadan kalkması ve örgütsel yapının dağılması sonrası sürecin ürünüdür. Örgütün kuruluş sürecini, Kızıldere sonrası Filistin kamplarında ve Avrupa’da bir araya gelerek “ne yapmalı?” sorusuna cevap arayan THKP-C sempatizanları arasındaki tartışmalara kadar geriye götürmek mümkün olabilir. Ancak örgütün kuruluşuna dair herhangi bir bildiri ya da açıklama olmadığından, kuruluş tarihini sembolik olarak ilk eylemiyle – Ocak 1975-, gerçekte ise (ilişkiler, kararlar, ön hazırlıklar, lojistik oluşum ve kadrolaşma düşünüldüğünde) bu eylemden bir süre öncesine tarihlemek doğru olur. Sonuçta, 1974 sonlarında İstanbul’da kurulan MLSPB, “Kesintisiz Devrim II-III” broşüründe belirtilen çizgiyi hayata geçirmek amacıyla, silahlı propagandayı (SP) temel alan, diğer mücadele biçimlerini buna tabi kılmaya çalışan, hücreler halinde örgütlenmiş illegal bir yapı olarak doğmuştur.[4] Örgüt esasen SP faaliyeti yürütecek şekilde tasarlanmış olsa da, “politik-askeri liderliğin birliği” ilkesi gereği her bir hücrenin tek başına kaldığında bile her mücadele biçimini sürdürebilecek nitelikte olması hedeflenmiş; bu anlamda, salt askeri bir örgütlenme olmanın ötesine geçerek, politik-kitlesel yanı da ihmal etmemeyi çizgi olarak benimsemiştir. Örgüt, hücreler oluşan “kolon örgütlenmesi”nden daha merkezi bir yapıya geçmeye çalışmış, çeşitli komiteler oluşturmuş, konferanslar düzenleyerek iç işleyişini şekillendirmeye çalışmıştır. Örgüt kadroları, bir yandan SP faaliyetlerinin ön hazırlıkları, örgütlenmesi ve gerçekleştirilmesiyle uğraşırken, diğer yandan çeşitli bölge çalışmaları, dernek ve sendika faaliyetleri içine girerek kitle çalışması yürütmüşler, böylece örgütün illegal hücrelerinin etrafında legal, yarı-legal kitlesel ağlar oluşturmuşlardır.

Başlangıç aşamasında İstanbul’da özellikle gecekondu bölgelerinde, kimi sendikalarda ve liselerde örgütlenilmiş, [5] gerek kadro gerekse de kitle devşirme çalışmaları bu alanlarda sürdürülmüştür. Giderek Ege bölgesinde, İç Anadolu’da, güney ve doğu bölgelerinde de örgütlenen MLSPB buralarda da faaliyet yürütmüştür.

Örgüt, temel hedef olarak saptadığı devlete ve “oligarşi”ye yönelik eylemlerinin yanısıra, anti-emperyalist (özellikle anti-ABD) ve “Filistin halkıyla dayanışma” amaçlı eylemler de gerçekleştirmiştir. Örgütün “1 No’lu Bülten”inde ve 12 Eylül sonrası yargılamalarda askeri yargıtaya verilmek üzere hazırlanmış Şafak Yargılanamaz [6] adlı metinde üstlenilen ilk eylemi Ocak 1975 tarihlidir ve “ABD başkonsolosluğunun bombalanması” olarak belirtilmektedir. Yine aynı metinde, İstanbul sınırları içinde Temmuz 1981 tarihine dek uzanan 188 eylem üstlenilmektedir. Bunlara ek olarak da, Güney ve Batı Anadolu bölgelerinde “yüzlerce eylem”in gerçekleştirilmiş olduğu belirtilerek 35 kadarı sayılmaktadır. Örgütün “1. no’lu Bülten”inde belirtilen ifadeyle: “THKP-C/MLSPB’nin politik askeri eylemleri, öncü savaşı sürecindeki eylemler, siyasal propaganda ve ajitasyon amaçlıdır. Halka ülkenin gerçeklerini açıklamanın bir yöntemidir. Ülkede var olan suni dengeyi zayıflatmanın, devrimin ve devrimcilerin gerçeklerini ve programını anlatmanın bir yoludur. Stratejik savunma aşaması bir mevzi savaşı değildir ve devrimci gücün, devrime güvenin; sempati ve desteğe dönüşmesini amaçlar. Dolayısıyla da direkt devlete, emperyalizmin ve oligarşi’nin halk düşmanı temsilcilerine yönelir. Bu temel amacının yanı sıra, halkı korumaya, halka zarar verenleri cezalandırmaya yönelik yöresel eylemler gerçekleştirilir. MLSPB, politik hedeflerinin dışında kalan hedeflere yönelen ve halk safındaki insanlara zarar veren hiçbir tavra girmez. Öte yandan, emperyalizme, oligarşiye ve faşizme yönelik bütün devrimci tavırlara saygı duyar, bunları sonuna kadar destekler. Devrimci savaş sırasında istenmeyen bazı olaylar meydana gelmiş, çok ender de olsa arkadaşlarımız tarafından gerçek hedeflerinin dışına çıkılabilmiştir. hareketimiz, bu davranışların özeleştirisini Türkiye halklarına verecektir ve en ciddi özeleştiri, savaşın daha sonra yaşanan aşamalarının pratiği olacaktır.”[7]

Örgütün silahlı propaganda eylemlerinin hedefleri arasında, ABD ve -Filistin mücadelesiyle dayanışma amaçlı- [8] İsrail’in, Ortadoğu’daki diğer gerici rejimlerin kurumları (şirketler, konsolosluklar, havayolları, vb.); “tekelci burjuvazi”ye ait kurum, şirket ve patron sendikaları; “işçi düşmanı” ya da “faşist” işveren ve kadrolar; ülke genelinde faşist örgütlenmenin elebaşıları; 12 Mart döneminde devrimcilere yönelik işkence, cinayet ve baskıdan sorumlu görülen kişiler; polis kuvvetleri, karakollar, bankalar… yer almaktaydı. Eylem türü ise bombalamadan suikasta ve baskına dek -“kamulaştırma” olarak adlandırılan çok sayıda banka soygunu da dahil olmak üzere- çeşitlilik gösteriyordu…[9] Ayrıca silahlı kitle gösterileri de düzenlenmiştir (bunların en yığınsal olanları 1 Mayıs ve 16 Haziran 1978 tarihlerinde gerçekleştirilmiştir). Örgüt eylem hedeflerini seçerken, hedefin kendisinin tek başına yeterli propagandif gücünün olmasına dikkat etmekte, ayrıca da yaptığı eylemleri bildiri ya da basın açıklamalarıyla, gazeteler aracılığıyla üstlenmekteydi.

Örgütün merkezi bir yayın organı olamamıştır. Üç bülten, ülke tahliline yönelik birkaç yazı ve örgüt imzasını taşıyan bildiriler dışında, dışa dönük bir yayın faaliyeti yoktu (legal halkalarda ise, dernek ve sendikaların dönem dönem çıkardığı dergilere rastlanır).

Örgütün kadro ve sempatizanlarına yönelik “okuma listesi” o yılların egemen sol çizgisi -anaakım SSCB- çerçevesindeki roman ve teorik metinlerinden oluşuyordu. Genellikle SBKP çizgisindeki yayınlar, Lenin ve Stalin’in eserleri ve “Kesintisizler.” Ancak o yıllarda yaygın olarak yayımlanan “ulusal kurtuluş hareketleri” ve “gerilla mücadeleleri” üzerine kitapların da örgüt kadrolarının ilgi alanına girdiği kesindir. 60’lı yıllarda Ant Yayınları’ndan çıkmış Carlos Marighella’nın (Şehir Gerillası El Kitabı), Alberto Bayo’nun (Gerilla Nedir?), Che Guevara’nın kitapları, Douglas Bravo’nun (Ulusal Kurtuluş Cephesi, Taban Yayınları, 1976) metni, Vietnam, Küba, Afrika’daki mücadeleler üzerine metinler yanında, örneğin Yar Yayınları’nın çıkardığı Batı Avrupa’da Silahlı Propagandaİran’da Silahlı Propaganda gibi kitaplar, keza Evren Yayınları’ndan çıkmış Tupamarolar (1978) … dönemin önemli esin ve etki kaynaklarıdır (örgütün eylem çizgisinde Uruguay’daki Tupamaro şehir gerilla hareketinin özellikle önemli bir etkisi olduğu, eylemlerde propagandif ve yaratıcı yana özen gösterildiği,[10] “hedef” olarak saptanan kişi ya da kurumların dışındakilerin zarar görmemesine çalışıldığı dönemin gazete arşivlerinden görülebilir).

Örgüt, ’70’lerin ikinci yarısında başladığı eylemlerle ve aranan kadrolarının aşağı yukarı her gün gazete manşetlerine düşen ve “efsaneleşen” kimlikleriyle zihinlerde yer etmiş; 80’li yıllarda ise bir yandan 12 Eylül cuntasına karşı mücadele imkânı arayışıyla, diğer yandan cezaevlerinde başlayan baskı ve şiddet politikasına karşı İstanbul cezaevlerindeki ve özellikle de Metris’teki direnişin başlatıcısı konumuyla varlığını hissettirmiştir…[11]

MLSPB, ana akım örgütler tarafından (özellikle TKP ve “Aydınlık”) “sol sapma”, “goşist”, “anarşist” olarak görülmüştür.[12] (Aydınlık gazetesi, o dönemde illegal-silahlı devrimci hareketleri ifşa etmeyi görev edinmiş, neredeyse her gün gazetenin baş sayfasında bir “hücre evi” krokisine rastlanır olmuştu). Buna benzer tespitler THKP-C eksenli diğer hareketlerden de MLSPB’ye yöneltilmiştir. Bu saptamadaki asıl etken MLSPB’nin SP çizgisini sürdürmesi olmuştur;[13] yoksa, MLSPB’nin kitle çalışması yapmadığı iddia edilemez. Avrupa’daki ya da Japonya’daki dönemin silahlı örgütlerinin kimileri hiç kitle çalışması yapmaz ve sadece kadro düzeyinde bir faaliyet yürütürken,[14] MLSPB, bunlardan farklı olarak kitlesel bir örgütlenme de oluşturmuştur. Bu legal, yarı-legal çevre, o dönem Türkiye’sinde mevcut yasal ya da yaygın parti, örgüt veya hareketlerin kitlesel gücüyle elbette kıyaslanamazken, diğer illegal ya da dar örgütlenmelerin kitlesel yapılarına denk bir gelişim göstermiştir. Nitekim, 12 Eylül 1980 sonrası askeri mahkemelerinde MLSPB adına açılan ve birleştirilen davalarda, yalnızca İstanbul’da toplam olarak 500’ü aşkın kişi yargılanmış; Anadolu’nun çeşitli yerlerinde açılan davalarla da bu sayı bine yaklaşmıştır.

1970’li ve 80’li yıllar eksen alınarak bakıldığında, genellikle bu türden SP örgütlerinin handikapları MLSPB’de de görülmüştür: SP eylemlerinin gerçekleştirilmesi ile diğer mücadele biçimleri arasındaki dengenin kurulmasında karşılaşılan güçlükler örgütün kitleselleşme yerine daralmasına yol açmış; illegal bir yapının sürdürülebilmesi için gereken mali kaynak temini için yapılan eylemler (banka soygunları vb…) politik propaganda amaçlı eylemlerin önüne geçer olmuş; ülkede devrimci, sol kesimlerin gündelik hayatlarının sürdürülebilmesi için yaşanan anti-faşist mücadele, genel olarak devlete ve “oligarşi”ye yönelik SP eylemlerinin önünde geçmiş; örgütün ilk halkalarındaki kadroların yakalanması ile yeni gelen kadroların eylem ve etki düzeylerinin düşmesi örgütün giderek hareketsizleşmesine neden olmuştur…[15]

  • THKP-C’NİN KİMİ KAVRAMLARI IŞIĞINDA

açılıma muhtaç değinmeler-

Tarih, şimdiki zamandır…

Her deneyim tekildir, hiçbiri tekrarlanamaz. Biz, hep bir şimdiki zaman içinde yaşar, geçmişe o şimdiki zamanın tortusu gözüyle bakar, onu yeniden-kurarız. Bizi geleceğe yansıtan bu tortulardır; onları içimizde taşırız, biricikliğimizi onlara borçluyuzdur… Toplumsal siyasette de bu böyledir. Geçmişin ağırlığının, geleceğe dönük yüzümüzü, hızımızı eksiltse de, fark etmediğimiz bir güç kattığını söyleyebiliriz. Bu yüzden, geçmiş, çakılıp kalınacak, üstüne menkıbeler inşa edilecek bir alan değildir; şimdiki zamanın içinde, geçip giden hayatın içinde tekrar tekrar can bulur. Dolayısıyla, bu şimdiki zamanın içinde yeni sorunlarla ve imkânlarla her karşılaştığımızda hatırladığımız geçmiş de bu şimdiki zamandaki geçmiştir.

*

MLSPB, THKP-C’nin 1970’lerin başında ortaya attığı tezlere herhangi bir katkıda bulunmadan bu tezleri pratiğe dökmeye çalışmıştır.[16] SP’yi, Leninist “siyasi gerçekleri açıklama kampanyası”ndaki günlük gazetenin yerine -dünya ve ülke koşulları gereği- koyan ve böylelikle açıklanacak siyasi gerçekler ışığında kitlelerin adım adım, uzun ve zorlu bir süreçle devrim saflarına kazanılacağını, bu eylemler sayesinde devletin gerçek yüzünü göstereceğini ve böylece, “devletle kitleler arasındaki suni dengenin bozulacağını” varsayan bir anlayışın pratik ifadesi olmuştur MLSPB. Bu tezlerin teorik öncüllerine bakıldığında, Kesintisiz Devrim II-III‘te Mahir Çayan‘ın kısa ve özlü formülasyonlar toplamı olarak belirttiği kavramların, o dönemin sol literatüründe pek de yaygın karşılıkları olmadığı, yayımlanmış bir iki kitapta kavram ya da terim düzeyinde anılmak dışında içinin doldurulmamış olduğu, dolayısıyla bir tür özgünlük nüvesini içinde barındırdığı söylenebilir. Örneğin, “yeni sömürgecilik”, “emperyalizmin üçüncü bunalım dönemi”, “politikleşmiş askeri savaş stratejisi”, “suni denge” ve “silahlı propaganda” gibi kavramların gerisinde olsa olsa bir sentez çabasını ve zekâsını görebiliriz. Konumuzu daha yakından ilgilendiren “silahlı propaganda” kavramının Marksizmdeki yerine dair en kapsamlı yazı, 1960’lı yılların ikinci yarısında yayımlanan aylık Ant Dergisi’nin bir sayısında çıkmış olan “Marksizm-Leninizmde Silahlı Propaganda” adlı uzun bir çalışmadır. [17] Kavramı zorlayarak Marksizm-Leninizm içinde okumaya çalışan, ancak genel olarak silahlı mücadele ile silahlı propagandayı kimi zaman iç içe sokan, karıştıran bu metnin ötesine uzanırsak, bu kavramın daha ziyade Rusya’daki Narodnik hareketin eylemleriyle ve anarşist hareket içinde 1800’lerin sonu ile 1900’lerin başı arasında görülmüş “olgusal propaganda” hareketleriyle (bireysel suikast eylemleriyle) bağı daha bariz gelebilir. Bütün bunlara, Çin, Vietnam, Küba deneylerinin geleneksel silahlı mücadele, “halk ordusu” pratiklerinden daha farklı bir çizgide buluşan Latin Amerika’nın şehir gerilla örgütlerinin (özellikle de Tupamaroların, keza Carlos Marighella ve Douglas Bravo’nun) pratiğini de eklemek gerekir. [18]Dolayısıyla, daha uzun ve ayrıntılı bir incelemenin konusu olması gereken bu olgunun, geleneksel-ortodoks çizgiden bir tür kopuşu kendi içinde barındırdığını, keza örgütsel yapı ve işleyiş bakımından da aynı kopuşu -çoğu zaman farkında olmadan- sergilediğini saptamak sanırım önem taşımaktadır.[19]

THKP-C’nin düşünsel evreninin köklerini bir yana bırakırsak, bu teorik çerçevenin kavramları olan “yeni sömürgecilik” tespitinde günümüz dünya sisteminin öncüllerinin teorileştirildiğini; “oligarşi” tanımının günümüzde dünyanın egemenlerine ve muktedirlerine kafa tutan, “biz yüzde doksan dokuzuz!” diyen hareketlerin argümanlarına dek uzanabileceğini; “suni denge” kavramının, kabaca, “onca yoksulluk ve yoksunluk varken insanlar neden isyan etmez (ya da eder)?” sorusunun Gramsci, Althusser ve Chomski’den gelen “hegemonya”, “devletin ideolojik aygıtları” ve “rıza imalatı” gibi kavramlarıyla birlikte düşünülmesine yardımcı olabileceğini; “foko”lar, “devrim odakları” ya da “kolon örgütlenmesi” gibi o dönem siyasal jargonundaki kavramların, günümüzün birbirinden ayrı, su sorunundan toprak hareketlerine, taşeronlaşmaya karşı mücadeleden sağlık hizmetlerine uzanan “muhalefet alanları”nın çoğulluğunun (merkezi, bürokratik parti anlayışına karşıt olarak) nüvesi olduğunu söylemek fazla bir abartı olur mu bilemiyorum…

*

Siyasal hareketler tek tek bireylerden oluşmuştur ve bu bireylerin tavrı, saikleri, eylemleri de sonuç itibarıyla bu hareketlere damgasını vurmuştur. Buradan bakıldığında, Türkiye’de sol düşünce ve eylemliliğin nicelik ve nitelik olarak en güçlü olduğu bu dönem, düşünsel yapısı ne olursa olsun, bu bireylerin dönüştürücü gücünün damgasını taşımıştır. Fedakârlık, cesaret, arkadaşlık, dayanışma gibi çok temel kavramlarla ifade edilebilecek bireysel özellikler yapısının üzerinde, tüm ülke geneline yayılan anti-faşist mücadele, özyönetim, işgal, direniş, dayanışma örnekleri, bir anlamda karşı-iktidar denemeleri olarak görülebilir. Dolayısıyla, “iktidar odaklı olmak”, “proletarya diktatörlüğü”nü hedeflemek, “devrimci şiddet”  kullanmak, “halk ordusu” kurmak gibi bugünden bakıldığında çok sorunlu kavramlarla kendini ifade etmiş olsa da, tüm bu hareketlerde yer almış tek tek bireylerin saikleri ve faaliyetleri açısından değerlendirildiğinde, her türlü direniş ve dayanışma örneğinin fütursuzca sergilenmiş olduğu bu dönem, -bugünün deyişiyle- “başka bir dünya mümkün”ün “başka” ifadesi olmuştu. Gündelik hayatta ve toplumsal yankıları bakımından son derece önemli etkileri olmuş bu hareketleri, bir “kardeş kavgası” ya da “dış mihrak”, “komplo” mantığı içerisinde, devlet destekli faşist harekete koşut görmek asla mümkün değildir. 1970’li yıllara dair sonradan geliştirilen bakıştaki dezenformasyonun ve ideolojik imalatın en önemli ayağı, “devlet sağı da solu da kullandı” şeklindeki beylik ifadedir. Burada karmakarışık hale getirilerek unutturulmaya çalışılan en önemli nokta, özellikle Soğuk Savaş koşullarında, NATO’nun “özel harp”, “sivil savunma” vb. programlarının, kısaca bugüne dek uzanan ve “kontrgerilla” denen yapıların resmi ve/ya pramiliter hareketlerin esasen “anti-komünizm” çizgisinde davrandığı, faşist güçlere açıktan destek vererek “komünistleri”, “ilerici, demokrat” yığınları bastırmaya yöneldiğidir. “Sağ-sol çatışması”, “kardeş kavgası” gibi ibarelerle “eşitleyici” bir yaklaşım, faşist örgütlenmeyi ve devleti aklamanın, unutturmanın aracı olarak sıklıkla kullanılmıştır. Sermaye sınıfının destekçisi olarak faaliyet göstermiş faşist harekette somutlaşan “devletli” bakış açısının simgelediği her şey (toplumsal yapının hiyerarşik özelliklerinin, verili ilişkilerinin her alanda korunması ve ataerkil, sömürücü, baskıcı, eşitsiz ilişkilerin savunucusu olmaktan “Türk-İslam sentezi”ne uzanan ırkçı-milliyetçi çizgi) devrimcilerin geliştirdiği -elbette eksik ve güdük- “özgürlük” çizgisinin tam zıddıdır.

Esasen bir devrim programı etrafında toplanmış, devrime gidecek yol konusunda farklı görüşler ileri sürerek ayrışmış bu hareketlerin genel anlamda ortak bir “proletarya diktatörlüğü” anlayışını benimsedikleri, bunun da egemen bir çizgi olarak Marksizm-Leninizm (Stalinizm-Mao Zedung düşüncesi…) etrafında şekillendiği aşikârdır. Ülkenin içinde bulunduğu duruma dair tespitleri kısmi farklılıklar içerse de genel anlamda “burjuva demokrasisi”nin yokluğu ortak kabul görmekte, buradan “faşizm”in çeşitli türlerine uzanan tahlillere kadar varmaktaydı. Buna bağlı olarak, mevcut durumun bir “askeri diktatörlüğe” ya da “açık faşizm”e varacağı da aşağı yukarı her grup açısından açık seçik bir durumdu (hatta silahlı mücadelenin bu durumu “provoke edeceği”, dolayısıyla halkla devlet arasındaki bağın koparak halkın devrime kazanılacağı da öngörüler arasındaydı). Devrimci şiddeti esas alan ve buna göre örgütlenen bu yapılar açısından devletin karşı-şiddeti beklenen, beklenmesi gereken bir durumdu. [20]

*

Dönemin ve özellikle illegal hareketlerin kadrolarında aranan temel özellik olan “profesyonel devrimcilik” nitelemesini de paradoksal yanıyla görmek gerekir. O günün koşullarında devleti ve iktidar ilişkilerini uzlaşmaz ve kesin çizgilerle eleştiren, sistemle bağları mümkün olduğunca yok etmeye çabalamış, işi, okulu bırakmış, mülkiyet kavramını reddetmiş, “devrim nikahı”yla evlenmiş, bütün bu tavırların propagandasını yapmış kişilerin tutumunun sistemi sekteye uğrattığı söylenebilir. Ama diğer yanıyla, bunca hız ve kısa süre içerisinde, böyle bir tutumun handikaplarıyla boğuşmaya uygun fikri yapıya ve koşullara sahip olamayan bu kişilerin, “asker” ya da “politikacı” olmak ikilemine sıkıştıkları, sisteminkine benzer bir hiyerarşiyi örgütledikleri (ileriki dönemlerde şahsi çıkar edinmeye, mafyalaşmaya kadar uzandığı…) görülebilir. Bugünden bakıldığında, gündelik yaşamdan böylesine bir kopuşun neredeyse imkânsızlığını, bunun yerine, bu gündelik yaşamın içinde kalarak sistemin buradaki akışını kesintiye uğratacak karşı-hareketler (örneğin tüketim ve teknoloji karşıtlığından ekolojiye uzanan eylemlere, eğitimden sağlığa uzanan kurumsal eleştirilere dek) örgütlemenin darbe gücünün daha büyük olacağını söylemek de mümkün. Ancak bu paradoksu ve gerilim hattını unutmadan, “sistem dışılaşma”nın her türlü yoluna da tarihsel hakkını vermek, imkân tanımak, katı ve bürokratik örgütsel yapılardansa bu tür hareketliliklerin bireysel alana daha fazla yer açabildiğini görmek; [21] “profesyonel devrimci” nitelemesinin, özellikle de THKP-C çizgisindeki “politik-askeri liderliğin birliği” ilkesinin Marx’ın (“yabancılaşmış insan”a karşı) “bütünsel insan” şeklindeki ifadesinin, bir tür Rönesans ya da Aydınlanma bireyinin son şekli olduğunu anlayabilmek sanırım önem taşımaktadır.

*

1960’ların ve 1970’lerin dünyasında “devrimci şiddet”in yerine bakıldığında, bir yanda, “sömürge”, “yarı-sömürge” olarak nitelenen ülkelerdeki “ulusal kurtuluş mücadeleleri”nde geleneksel askeri yöntemlerle (gerilla savaşıyla başlayıp “halk ordusu”na evrilen) -THKP-C’nin deyişiyle- “klasik halk savaşı” çizgisi; diğer yanda özellikle 1968 hareketlerinin sonrasında Batı Avrupa, ABD ve Japonya’da görülen silahlı örgüt pratikleri; ve ağırlıklı olarak Latin Amerika’da deneyimlenen şehir ve kır gerillası faaliyetleri görülür. Türkiye’de özellikle 1970’lerde yaşanan deneyim, bütün bu pratiklerin izini ve etkisini -adı konmasa da- taşımakla birlikte, esasen iki ana eksende şekillenmiştir: Bir yandan, devletin bürokratik ve militarist güçlerinin desteğindeki paramiliter faşist güçlerin saldırılarına karşı koyma ve savunma çizgisi; diğer yandan, ülkenin sosyo-ekonomik yapısı tahlili sonucunda (neden-sonuç ilişkisi şeklinde) çizilen devrim rotasının silahlı bir yolu gerektirdiği hipotezi (bu iki eksenin iç içe girdiği de sık rastlanan bir durumdu). Bu hipotez, ülkenin nesnel koşullarının başka bir yola imkân tanımadığını veri almaktaydı. Sorun böyle ortaya konulduğunda, devrimci şiddet de kendi meşruluğunu belirtmiş oluyordu. Bu meşruluk, materyalist ya da Marksist bir tarih anlayışının sonucu olarak, şiddetin tarihin yasalarına dahil olduğunu ve “ilk silahı çekenin burjuvazi olduğunu” ileri sürerek, karşı-şiddetin kaçınılmazlığını veri kabul eder. Bunu, daha geleneksel olarak düşünebileceğimiz “halk savaşı”, “silahlı mücadele” çizgisine ya da “bir yenisine gebe olan toplumun ebesi” şeklinde, nihai darbeyi son anda indiren Sovyetik tarzdaki bir devrim anlayışına oturtabiliriz. Ancak silahlı propaganda şeklindeki anlayış bu çizgiden ayrılır. Burada amaç ne bir karşı-şiddet ne de bir nihai darbe ya da ebeliktir. Silahlı propaganda çizgisinde silahın rolünün daha ziyade simgesel boyutta olduğu, [22] uzun vadeli ve karmaşık bir sürecin parçası olarak görüldüğü, “siyasi gerçekleri açıklama” amacı güttüğü, dolayısıyla propagandif etki taşıdığı söylenebilir. Burada “düşmanı” yenmekten ziyade yenilebilir olduğunu göstermek, isyan edilebilir olduğunu “kitlelere” anlatmak öne çıkmakta, eyleme bir tür katalizörlük işlevi atfedilmekte, hatta bir tür dünyevi adalet arayışının yine simgesel boyuttaki ifadesi olarak görülmektedir. Dolayısıyla böyle bir çizgi, çok daha fazla “seçiciliği”, çok daha çetrefil bir düşünsel ve pratik süreci gerektirmektedir. Bu tür örgütlerin dar yapısı, “kadro kalitesi”nin önemi, varlığını -kendine ihanet etmeden- uzun süre sürdürmenin güçlüğü ve gerilimi böyle bir anlayışın sonucudur.

*

İmkânsız politika: “Aşırı sol” [23] hareket kendini tamamen politik bir terminoloji ve eylem içinde ifade etmişse de, radikalliği, uzlaşmazlığı, pazarlıksızlığıyla, vakitsiz dünyaya gelmiş bir tür sanatsal avangarda daha yakındır. Bu yüzden büyük ve geniş kitlesel etkiler, sonuçlar yaratabilmiş değildir. Daha ziyade, bu süreci içinden yaşayan bireylerdeki etkisiyle, geçip gitmiş bir kuyruklu yıldızın izi gibi, parlak bir güneş gibi görülebilir; mite, efsaneye dönüşme ihtimali daha yüksektir; politikanın genel akışı içinde kalıcılık izi taşımaz, geçilir gidilir -tıpkı Narodnikler, Tupamarolar, RAF gibi-, tekrarlanamaz; [24] ama ışığı belli belirsiz de olsa hep kalır, kendini hatırlatır, çünkü kurumsallaşmamıştır, hatta yazıya ve dile bile pek gelmemiştir, beklenmedik bir anda -tıpkı kendi başlangıcı gibi- beklenmedik bir yerde ortaya çıkabilir. İmkânsızlık, politikanın her dönem kendi gerçeğine sıkışıp kalmasıyla ilgilidir; imkânsızda göz ufka dikilir, ütopyaya bakılır, daha dolaysız, daha sahici olunur…

  • noktalarken…

Bu çalışma elbette kişisel bir noktadan kaleme alındı. Hele ki çok fazla yazılı kayıt bırakmamış, daha ziyade “pratik” üzerinde durmuş, insan ilişkileriyle, bu ilişkilerin çelişkileriyle gelişmiş ve sürmüş bir hareket; üstelik de gerek toplumsal yaşamda gerekse bireysel hayatlarımızda kısacık denebilecek bir döneme sığmış bir yoğunluk söz konusu ediliyorsa, başka türlüsü belki de -şimdilik- pek mümkün değil. Ama işin heyecan verici yanı da bu. Çünkü ciltlerle belge, kırtasiye arasında boğulmuş hareketlerin büyük ölçüde bürokratik, durağan yapılarında tozlanan şeyler burada yok. Daha çok anılar var; zihne takılan sorular, hatırlanan, rüyalara, kâbuslara giren ve bir daha yaşanma ihtimali pek olmayan her şey… Ve bütün bunlar tamamen öznel, insani boyuta vurgu yapan şeyler.

Başlangıcından bu yana bir “yönetme sanatı” olarak tahayyül edilmiş politika (araçları, yöntem ve stratejileri) üzerinde kafa yormaktansa, “yönetmeme” ve “yönetilmeme”ye odaklanacak başka bir politika ihtimalinin, geride bıraktığımız bunca deneyimden sonra, insanlığa söyleyebileceği daha anlamlı şeyler olduğuna duyulan inançla, bütün bu metin boyunca siyasal terminolojiye, “doğru” ya da “yanlış” strateji ve taktiklere dair neredeyse hiçbir şey söylenmediği bellidir. Açıkçası, bütün bunların pek bir önemi olduğu da düşünülmemektedir. Önem taşıyan tek şey, eşitsizliklere, haksızlıklara, adaletsizliklere, ellerinden geldiğince, kafaları ve yürekleri yettiğince isyan eden, başkaldıran asilerin, uç deneyimleri yaşamaktan, kurulu düzene, topluma, devlete, sisteme karşı çıkmaktan geri durmayan isyancıların varlığı… Bütün bu deneyimlerin, ne kadar çelişik, çeşitli ve farklı olsalar da, bugüne ve geleceğe çok şey kattığına inanıyorum.

Kabaca 15-25 yaş arası bir grup insanın hayata, dünyaya kafa tutuşundaki, adalet arayışındaki fütursuzluk, cesaret, cüret -ve bunların arka planındaki özgürlük ve eşitlik ütopyası- gerçekten ancak avangart hareketlerde görülebilecek eşsizliği, tekrarlanamazlığı -ve sakarlıkları- içinde barındırıyor… Kimi nesnel köşe taşları var elbet; tarihler var, olaylar var, kuruluşlar, eylemler, yakalanmalar, genç ölümler, toparlanmalar, tekrar tekrar denenen yollar, farklı güzergâhlar… Ama bunların ötesi ve berisi bir hayal gibi, bir düş gibi, hızlı, kısa bir süreç… Hem de unutulan, “büyük yapılar” ve “büyük anlatılar” yanında yok sayılan, es geçilen, marjinal görülen bir süreç.

Bu çalışma, bir başlangıç olabilir. Unutturmama çabası fazlaca vurgulanmış olsa da, mümkün olduğunca gerçeği, hakikati aktarabilme kaygısı güdüldü… Ama buradaki temel kavramları, yoldaşlık, arkadaşlık, fedakârlık ve cesaret olarak görmek; üstelik de bunun hiç de körcesine bir bağlılıkla sürmediğini, her şeye ve her yana özen gösterilmeye çalışıldığını, bütün bu gençlik ve hız içerisinde elbette “hata” denen her şeyin de bu kısacık zamana sığdığını görmek, göstermek gerek. Bugün bambaşka yerlerde olmak bile bir başka ihtimali barındırıyor; “hakikat” arayışının ne kadar bulaşıcı ve temel olduğunu gösteriyor.

Dipnotlar    

[1] Bu nitelemelerin siyasal bir terminolojide somut karşılığı her zaman olmasa da, gerek tek tek insanların gerekse de toplumların yaşamında asıl önem taşıyanın bu tür duygulanımlar olduğunu, bunları yaşamış olmanın birer dönüşüm unsuru olduğunu düşündüğümden, geriye dönüp baktığımda herhangi bir strateji ya da taktik üzerindeki ayrımları, tartışmaları, “doğruluk” ya da “yanlışlık” unsurlarını geride bırakan başka bir şeye, daha insani ve daha temel bir şeye yüzümüzü dönmek gerektiğine inanıyorum: Özgürlük ve eşitlik idealinin peşinde koşan, arkadaşlık, dostluk, yoldaşlık, fedakârlık duygularıyla her türlü çıkarı ve sistem içi geleceği hiçe sayan bir kuşağın varlığı.

[2] “Gibi” kelimesinin içine girebilecek örgüt adları arasında, Halkın Devrimci Öncüleri, Devrimci Savaş ve sonraki yıllarda MLSPB’den ayrılacak THKP-C Savaşçıları, Çayan Sempatizanları, Cephe Yolu gibi benzer bir çizgiyi güçleri ve etki alanlarına bağlı olarak sürdürmeye çalışmış grupları, keza DY’den ayrılacak olan DS’yi saymak gerekir.

[3] “İmkânsız politika”, iktidarı ele geçirmeyi hedeflediğinde bile, aslen kendine ve kendi deneyimine, şimdiki zamanına gönderme yapan, o anın pratiği içindeki imkânlarla özgürleşme yeteneği sunan (Batı Almanya’daki RAF militanlarının bu konudaki tespitleri hatırlanabilir), Bataille’ın uç deneyimlerine ya da Beckett’in “daha iyi yenil”me sözüne atıfta bulunan bir mağlup belleğini biriktirmesi şeklinde olumlu anlamda kullanılmaktadır.

[4] Özellikle 1974 sonrası dönemde Türkiye’deki sol, sosyalist, devrimci kesime bakıldığında, bunun büyük oranda -o dönemde “cepheciler” denen- THKP-C sempatizanı kesimden oluştuğu söylenebilir. Ancak bu kesimin içinde yer aldığı örgütlerin çoğu, THKP-C çizgisini pratiğe geçirmeyi ileri bir tarihe ertelemiş, “parti olmadan SP uygulanamaz” ya da “hazırlık, partileşme süreci” ibareleriyle çizginin ana ekseninden uzaklaşmıştır. Bu ortamda, THKP-C çizgisini pratiğe geçirme kararlılığını ve iradesini gösteren yapılar ise MLSPB, THKP-C Eylem Birliği gibi örgütler olmuş, bu yönleriyle de diğerlerinden ayrılmışlardır.

[5] Türkiye’deki ilk devrimci ortaöğrenim dernekleri bu dönemde İstanbul’da kurulmuş olup, devrimci hareketin ani kitleselleşmesi açısından dikkat çekicidir. TKP çevresine yakın olan “İlerici Liseliler Derneği” (İLD), “Devrimci Lisesiler” (Dev-Lis) gibi derneklerin yanı sıra, “İstanbul Devrimci Ortaöğrenim Derneği” (İDOD) adı altında faaliyet gösteren ve bu alandaki anti-faşist mücadele içinde yer alan dernek, daha sonra “Devrimci Yol”u (ve İstanbul’da “Devrimci Sol”u) oluşturacak Ankara ve İstanbul “Yüksek Öğrenim Dernekleri”yle  (AYÖD – İYÖD) görüş ayrılığını o dönem okullarda, yurtlarda süren tartışmalarda ifade ederek MLSPB’nin savunduğu görüşlere yakınlığının altını çizmiştir.

[6] Barikat Gazete ve Yayıncılık, Aralık 1992.

[7] Örgütün biraz da etik bir çizgiye yerleştirmeye çalıştığı bu “seçici” anlayış, ileriki yıllarda 12 Eylül iddianamelerinde karşısına çıkacak ve dönemin askeri savcısı Faik Tarımcıoğlu’nun hazırladığı ana iddianame, örgütün bu “seçicilik”ten saptığı, bir anlamda kendi anlayışına “ihanet ettiği” noktalara vuran siyasal bir saldırı halini alacaktır.

[8] Filistin, Ortadoğu haklarıyla dayanışma ve ilişkiler -keza Avrupadaki ilişkiler- MLSPB’nin tarihinde önemli bir yer işgal etmiştir.

[9] MLSPB’nin “kardeş örgüt” olarak nitelendirdiği ve aşağı yukarı aynı dönemde Ege bölgesinde faaliyetlerine başlamış olan “THKP-C Eylem Birliği”yle ve o yıllarda İstanbul’da şehir gerillası eylemlerine girişmiş bulunan TKP-ML / TİKKO ile kimi ortak eylemleri de olmuştur.

[10] Örneğin “Migros kamyonunun kaçırılıp içindeki yiyeceklerin halka dağıtılması”, propaganda amaçlı banka soygunları bu türden eylemler arasında sayılabilir.

[11] “MLSPB’nin Emperyalizme, Oligarşiye ve Faşizme Yönelik İddianamesi ve Gerekçeli Hükmüdür” altbaşlığıyla yayımlanan Şafak Yargılanamaz başlıklı metinde, 12 Eylül öncesi süreçte “şehit düşen” 37 “MLSPB savaşçısı”nın adı anılmaktadır. Bu kişilerden Ahmet Saner ve Kadir Tandoğan 16 Nisan 1980 günü MLSPB’nin Amerikalılara yönelik bir eyleminin ardından yakalanmışlar ve 12 Eylül cuntası sonrası bir yandan geniş toplu davalar oluşturulurken, alelacele ayrı görülen bir mahkemenin ardından K. Commer başkanlığındaki bir ABD heyetinin Türkiye ziyareti sırasında, 25 Haziran 1981’de idam edilmişlerdir… Yine aynı dönemde, “itirafçılık yasası” olarak adlandırılan yasanın çıkmasında önemli payı olmuş Şemsi Özkan’ın yakalanmasının ve itiraflarının ardından 6 Haziran 1981’de düzenlenen baskınlar sonucu Ercan Yurtbilir, Doğan Özzümrüt, Atilla Ermutlu ve Tamer Arda’nın öldürülmesi de bir anlamda sonun başlangıcı olmuştur.

[12] Dönemin SBK-ÇKP, ardından ÇKP-AEP kutuplaşmaları dikkate alındığında, MLSPB -aşağı yukarı diğer THKP-C kökenli hareketler gibi- bu tavır alışların ve çatışmaların dışında kalmıştır. İlaveten, “şehir gerillası”, SP gibi anlayışların, bloklar arası dengeye ve güç ilişkilerine oynayan uluslararası kamplaşmalarda “bozguncu” bir rol oynadığı, dolayısıyla tasvip görmediği de tarihsel bir olgudur. Zaten, örgütsel yapı itibarıyla da MLSPB, böylesine bir kamplaşmanın parçası olan bürokratik, “emir-komuta zinciri” içindeki yapılardan farklılığıyla kendini göstermiştir.

[13] MLSPB’nin SP eylemleri o dönemin THKP-C sempatizanı çevrelerinde etkili olmuş, sempatiye yol açmış, diğer grupların da silahlı mücadeleye yönelmesine katkıda bulunmuştur.

[14] 1960-80 arası dönemde özellikle ABD, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya’da “devrimci şiddet”i temel alan örgütlerle ilgili önemli bir çalışma yakında İletişim Yayınları’ndan çıkacak olan İsabelle Sommier’nin Devrimci Şiddet adlı kitabıdır. Bu metinde görüleceği gibi, RAF’ın ve “Japon Kızıl Ordu”nun neredeyse hiç kitle çalışması yokken, İtalya’daki Kızıl Tugaylar (ve türevleri) yaygın kitle örgütlenmesine sahip gruplardır. Keza, Latin Amerika’daki silahlı örgütler de farklı tarihsel zeminde yaygınlaşma imkânı bulmuşlar ya da zaten “açık faşizm” / “askeri diktatörlük” koşullarında “devrimci şiddet”e başvurmuşlardır.

[15] MLSPB’nin sonraki dönem tarihi, gelişimi bu yazının amacı dışındadır. Ama 1980’li yıllarda da sürmüş olan SP anlayışı temelindeki bir mücadele çizgisine çok uzun süredir rastlanmadığı söylenebilir.

[16] 1970’lerin bu ikinci yarısı örgüt ve gruplar arasında -bugün için pek de önem taşımayan- yoğun tartışmaların damgasını taşırken, özellikle THKP-C çizgisinden gelen hareketler açısından önemli görülebilecek belgeler, “Türkiye Devriminin Acil Sorunları” (TDAS) (ki grubun “Acilciler” olarak adlandırılmasına neden olmuştur), “Devrimci Yol Bildirgesi” ve “Kurtuluş Sosyalist Dergi’nin Çıkış Yazısı” olmuştur. TDAS, bugünün küresel dünyasına uzanan ipuçları sunarken; “Bildirge” o yıllarda özsavunma birimlerinden günlük gazeteye, “Fatsa Deneyimi”nden 12 Eylül sonrasında kır gerillasına dek uzanan çok geniş bir yelpazeyi kucaklayabilmiş DY pratiğine; “Çıkış Yazısı” ise Kemalizm ve Kürt hareketi konusunda günümüzde de hâlâ süren tartışmalara ve kopuşlara ışık tutabilen nüveler olabilmiştir.

[17] Bibliyografik notuna ulaşamadığım için belirtemiyorum.

[18]  MLSPB çevresinin sloganlarından biri “MİR, Cephe, Fedai, Tupamaros, Vietkong”tu. Slogan, Latin Amerika ve Ortadoğu’daki özellikle silahlı propaganda örgütleriyle arasındaki “kardeşlik bağı”na işaret ediyordu. Önem taşıyabilecek bir diğer slogan ise, “Yaşasın Ortadoğu Devrimci Çemberi” olmuştu. Bu çevrenin bir dönem “Çemberciler” diye adlandırılmasına yol açmış bu sloganın, Ant Yayınları’nın 1970’lere doğru başlattığı ve Kürt, Arap, Filistin mücadelelerinin metinlerini yayımladığı bir dizisinin adı olması da kayda değer bir olgudur.

[19]  Bu yanıyla, 1970’lerin ikinci yarısındaki bu tür örgütsel yapıların, teorik sürekliliklerine rağmen, 1970’lerin başındaki THKP-C ve benzeri yapılardan da farklılaştığını söyleyebiliriz.  Bu hareketleri -Batı’da olduğu gibi- geleneksel soldan kopuş ve özerkleşme çabası olarak değerlendirmek, örgütsel yapı, işleyiş esnekliği, eylem çizgisi açısından mümkün gözükse de, sosyalizm anlayışının sorgulanmamasıyla bu pek mümkün görülemez. Ama bu paradoks da özellikle 90’lı yıllardan sonra görülen farklı arayışların hazırlığı olarak okunabilir.

[20] Selçuk Polat’ın kitabının adıyla, 78: Sokak Özgür Fakat Kanlıydı (Apollon Yayıncılık, 2011).

[21] Batı Almanya’daki RAF pratiğinde yer almış militanların “şimdi ve burada” -örgüt ve eylem içinde- özgürleştiklerinin ifadesi hakkında bkz. Kızıl Ordu Fraksiyonu, Avrupa’da Gerilla Mücadelesi, Anne Steiner ve Löic Debray, Metis Yayınları, 2009, çeviren Ruşen Çakır.

[22] Tupamarolar birçok eylemde hiç silah kullanmamış olmalarıyla halkın sempatisini kazanmışlardı.

[23] Bu tür silahlı propaganda örgütlerine yönelik bu eleştirel ibareyi, bürokratik ve hantal yapılarıyla, uluslararası denge ve ülke içindeki güç ilişkileri hesaplarıyla davranmış hareketlere karşıt, olumlu anlamda kullanıyorum. Nitekim, Batı Avrupa’da da pro-Sovyetik ya da “Avrupa komünizmi” çizgisinde “düzen partisi” halini almış geleneksel KP’lerin dışında kalan “konseyci”, “otonom”, “sitüasyonist” hareketlerden silahlı mücadele örgütlerine dek uzanan heterodoks bir çizgi “aşırı sol” nitelemesiyle anılmıştır.

[24] Tupamaro hareketinden sağ kalanlar, uzun hapis yıllarının ardından yasal bir parti şeklinde örgütlenerek geniş kitle desteği kazanmışlardır; Douglas Bravo anarşist bir çizgiyi benimsemiştir; İtalyan “aşırı sol” gruplarından birinin liderlerinden, filozof Antonio Negri Marksizmin düşünsel açılımına önemli katkılarda bulunmuştur; Kızıl Tugaylar, RAF, Doğrudan Eylem militanları hapishanelerden yaptıkları açıklamalarla hem geçmiş pratiklerine sahip çıkmışlar hem de yeni koşulların gerektirdiği yeni mücadele biçimlerini benimsediklerini duyurmuşlardır… Bütün bunlar, yaşamış oldukları ayrıksı ve esnek teorik-pratik şekillemenin kazanımları sayesindedir.

Birikim’in   274. sayısında yayımlanmıştır…

DEVAM EDECEK

  • IŞIK ERGÜDEN KİMDİR?

Ali Işık Ergüden, 1960 yılında İstanbul’da doğdu. Babası general Galip Ergüden’dir. Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okudu. Siyasi faaliyetleri nedeniyle 1979 – 1991 yılları arasında hapiste kaldı. Redaktör ve çevirmen olarak yayınevleri ve dergilerde çalıştı.

İlk çevirisi 1992 yılında basılan Ergüden bugüne dek 230‘dan fazla çeviri esere imza atmış durumda. Bunlardan bazıları sosyal bilimler alanındayken bazılarıysa edebiyat kitapları. Çevirdiği roman ve hikâyelerin yazarları arasında Jose Saramago, Jorge Luis Borges, Balzac, Jules Verne, Charles Baudelaire ve Amin Maalouf gibi isimler var. Kendisi çevirmenliğin yanı sıra sayısız kitabın redaktörlüğünü ve editörlüğünü de üstlenmiş. Ayrıca kendi adını taşıyan dört kitaba da sahip.

image_pdf
قد يعجبك ايضا

اترك رد

لن يتم نشر عنوان بريدك الإلكتروني.