موقع اممي ثوري ثقافي مناهض للامبريالية ومناصر لقضايا الشعوب حول العالم.

Faşizme Karşı Mücadelenin Öncüsü DEV-GENÇ’i Selamlıyorum

40
image_pdf

PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, DTK Eşbaşkanı Leyla Güven öncülüğünde Türk cezaevlerinde başlayan ve yayılan direnişe dikkat çekerek, “Zindanlar çeşitli dönemlerde sürece böyle müdahale etti, bugün de ediyorlar” dedi.

PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, Medya Haber TV’den yayınlanan Ülkeden programının sorularını yanıtladı.

Leyla Güven öncülüğündeki açlık grevleri direnişi devam ederken 8 Mart’ta kadınlar her şeye rağmen alanlara çıktı. Direniş hamlesinin seyrini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle Leyla Güven, Sebahat Tuncel ve Selma Irmak şahsında tüm kadınların 8 Mart’ını kutluyorum. Özgürlük mücadelelerinde başarılar diliyorum. Açlık grevi direnişine başlayan eylemcileri, 120 günü aşan dördüncü ayında olan tüm direnişçileri, zindanda, dört parça Kürdistan’da, yurt dışında bulunan eylemcileri selamlıyorum. Mücadelelerinde başarılı olacaklarına dair inancımı bir kere daha ifade ediyorum.

Gerçekten de Mart başı itibariyle önemli bir gelişme oldu. Zindanlarda böyle bir karar ve eylemlilik, süreci etkileyecektir. Bu kesindir. Demek ki, “Tecridi kıralım, faşizmi yıkalım” amaçları birçok kesimi harekete geçiriyor. Mevcut tecride ve faşizme öfke ve tepki fazladır. Bunu zindanda rehin tutulan devrimcilerin, yurtseverlerin tepkisinde gördük ve giderek kitleselleşti. Dışarıda da gözüküyor. Bakur’da, Rojava’da, Başûr’da, dört parça Kürdistan’da özellikle Avrupa’da kitle hareketlerindeki gelişmelerde de kendini gösteriyor. Önemli bir düzey kazandı. Daha da büyüyecektir. Geldiği nokta da önemlidir. Mevcut durumuyla dünyayı etkiliyor. Çok yaygın bir biçimde bütün siyasi çevreler, insan hakları kuruluşları, demokratik güçler etkileniyor ve daha çok ilgi duyuyorlar. Daha fazla dayanışma var.

Direniş başarının eşiğine gelmiştir

AKP-MHP faşizmine, İmralı tecridine Kürdistan’da ve Türkiye’de başta Kürtler, kadınlar ve Aleviler olmak üzere tüm ezilen emekçi kesimler üzerindeki baskı ve teröre dair dünyanın dört bir yanından gelişen tepkiler var. Bu durum AKP-MHP faşizmini daraltıyor, sıkıştırıyor, zorluyor. Direniş böyle bir düzeye geldi. Bu önemli bir düzeydir. İkincisi; bazı eylemciler de ifade etti, onlara katılıyoruz. Önemli bir aşamaya geldi, zaferi zorluyor. Bu direniş kesinlikle başarı kazanacak, başarının eşiğine gelmiştir. Hiç kimse görmezden gelemez, yok sayamaz. Zaten böyle bir iradenin kırılamayacağı net bir biçimde ortaya çıktı. Diğer önemli bir husus da budur. Geldiği aşamada artık başarıyı zorlayan, zaferin eşiğine gelmiş bir direniş gerçekliği var. Bunu da net olarak görüyoruz ki, önümüzdeki süreç buna açık bir süreçtir.

Mart sürecindeyiz. 8 Mart etkinliklerinde kadınlar en geniş bir biçimde ve en net olarak tutumlarını ortaya koydu. Tecride ve onu doğuran faşizme karşı bütün bunları yaratan erkek egemen zihniyet ve siyasete karşı tutumlarını net bir biçimde ortaya koydular. Özgürlük, demokrasi ve eşitlik istediler. Şimdi önümüzde Newroz var, seçimler var. Ulusal Kahramanlık Haftası var ki, biz inanıyoruz etkinlikler çok daha yaygınlaşacak, derinleşecek, çeşitlenecek ve büyüyecektir. Bu da eylemi zafere götürecektir.

Şöyle bir açıklık var: Bundan daha haklı bir talep ve eylem olmaz. Hiç kimsenin kabul edemeyeceği, hiçbir hukuk ve ahlaki yaklaşımın kabul edemeyeceği bir baskı, terör sistemi var. İmralı üzerinde uygulanıyor, dışarıda uygulanıyor. Bu faşizmin kalkması isteniyor.

Türkiye’de, Kürdistan’dan insanların böyle faşist baskı ve terör altında tutulmaktan kurtulması, demokrasinin gelişmesi çok ileri bir istek değildir. Önder Apo’nun özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşması son derece insani, özgürlükçü, demokratik bir taleptir. Bundan daha haklı, bundan daha meşru talep olamaz. Dolayısıyla elbette direnişler sonuç verecek. Böyle bir direnme, bu kadar haklı bir talep karşısında hiç kimse duramaz.

Sadece dostlarının değil, sadece kadınların, gençlerin, emekçilerin, Kürtlerin, halkların değil, aslında faşistlerin de düşmanının da Önder Apo’nun sesini duyması gerekiyor. Düşüncelerine, görüşlerine, değerlendirmelerine ve aktivitesine ihtiyacı var. Bunu çok değişik kesimler çok net olarak görmüş durumdalar. Zaten direnişçilerin bu kadar kararlı, ısrarlı olmaları da buradan ileri geliyor. Bu kadar geniş kesimin, dünyanın dört bir yanında insanların bu eyleme duyarlı olması, katılması, desteklemesi de buradan ileri geliyor. Yani kimse insanlığa bu kadar hizmet edecek sesi kısamaz. Düşünceyi engelleyemez. Eğer öyle olursa bu dünya durur ve yürümez, yaşam kalmaz.

‘Tecridi kıralım, faşizmi yıkalım, Kürdistan’ı özgürleştirelim; Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu demokratikleştirelim’ amaç ve hedefiyle yürütülen direnişler önemli bir duyarlılık yarattılar, bilinç oluşturdular, örgütlülük sağladılar, direniş geliştirdiler ve gerçekten de bir bölgesel ve küresel direniş ortaya çıkardılar. Bunu bugün Ortadoğu’daki etkinliklerde, dünyanın dört bir yanında bu temelde gelişen etkinliklerde görüyoruz. Bu çok önemli bir düzeydir.

İmralı tecridi herkes üzerindeki tecrittir

Bu konuda şunu da söyleyebilirim: Kürt kadını, genci, yurtseveri direniyor ve özgür yaşamdan başka bir yaşamı kabul etmiyor. Zaten başka bir yaşam da olamaz. Her türlü zulmü, katliamı, soykırımı yaşadı ve gördü. Görerek öğrendi, yaşayarak öğrendi. Gördü ki, özgürlüksüz, demokrasisiz yaşam olmuyor, var olunamıyor. Varlık direnişi yürütüyor, bu bakımdan direniyor. Dünya duyuyor ve destekliyorlar, insani görevlerini yapıyorlar. Demokratik tutumlarını ortaya koyuyorlar. Kendi görevini yapıyor, kendisi için demokrasi istiyor, kendisi için özgürlük istiyor. Önder Apo üzerindeki baskı her kesin üzerindeki baskıdır. İmralı’daki tecrit her yerdeki tecrittir. Bunu herkes söyledi ve gördü.

Hareket ve halk olarak baştan beri zaten Birinci Dünya Savaşı’yla ortaya çıkartılan sistemi, soykırım zihniyet ve siyaseti olarak tanımladık. Önder Apo öyle yaşanmayacağını belirledi. Ayrı bir yaşam ortaya koydu.

Bazı eylemcilerde belirttiler, ben onlara yürekten katılıyorum. Bu direnişler bizi kendimize getirdi, bir özeleştiridir. Aslında İmralı tecridi ve işkence sistemiyle değil 20 yıl 20 gün, 20 saat bile yaşanamazdı, kırılması gerekiyordu. Şimdi onu reddeden bir duruş, ruh hali, fiziki olarak hücre hücre erinse bile insanları, ruh olarak, duygu olarak rahatlatıyor, ferahlatıyor. Düşünce olarak özgür yaşam çizgisine girdiğini görüyor ve zaten eylemciler “biz özgürleştik” dediler. Kemal Pir ölüm orucuna başladığında “özgürlük ne kadar da güzelmiş” diyor. Şimdi eylemcilerin hepsi onu söylediler. İmam Şiş de onu söyledi. Strasbourg’daki eylemciler de onu söyledi. Nasır Yağız da söyledi, Leyla Güven birçok kez açıkladı. Zindanlardan eylemcilerin verdiği mesajlar bunu net ortaya koyuyor. Bu bir doğru yaşam çizgisine gelmektir. İnsani yaşam ölçülerini esas almaktır. Onun dışında böyle olmayan bir yaşam, yaşam değildir. O faşist zihniyet ve siyaset kendisine hizmet için her şeyi yok ediyor. Tam bir insansızlaştırma ortaya çıkarıyor. İnsanlığa dair, bilince dair ne varsa hepsini yok ediyor. Tam bir köreltme, zihinsel katliam olayı yaşanıyor. Bundan kurtulmak tabi ki kendine gelmek oluyor. Özgürleşmek oluyor.

Bu bakımdan Kürt kadını, genci direnir, bedeli neyse öder. Bundan hiç çekinmiyoruz. Kimse ortalığa duygusallık yaymasın; Kürt halkı, kadınları ve gençleri, emekçileri 45 yıllık bu tarihi özgürlük yürüyüşüyle Önder Apo’nun verdiği bilinçle gerçeği tanıdı, özgürlüğü tanıdı, dünyayı tanıdı, insanlığı tanıdı, yaşamı tanıdı. Bunun için bedel ödemek mi, seve seve verdi. Bu 45 yılda 40 bin şehit verdik. Her gün şehit veriyoruz. Dağda taşta, dört bir yanda biz varlık ve özgürlük için savaşıyoruz. 20-25 yaşında gencecik insanlarımız dağda taşta en zor koşullarda direniyor ve şehit düşüyorlar. Bu uğurda onlarca şehit de verebiliriz, yüzlerce de veririz, herkes bunu bilmelidir.

Hiç kimse Kürt insanını özgür yaşamdan, demokrasi mücadelesinden uzaklaştıracağını sanmamalıdır. Kürt’e soykırımı, köleliği kabul ettirebileceğini sanmamalıdır. Bu geçmiştir. Bu, 20. yüzyılın belli bir dönemecinde oldu. Nedenlerini Önder Apo iyi irdeledi. Hareketimiz araştırdı, inceledi, değerlendirdi. Bunun tarihsel, küresel nedenleri, siyasi, psikolojik nedenleri, toplumdan kaynaklanan nedenleri; bunda kadının rolü, erkeğin rolü, gencin rolü; egemen olanın ağanın, begin rolü, bunların hepsini tanımladı ve eleştirdi, özeleştiri verdi. Çözümledi ve köleliğe getiren her şeyi açığa çıkarıp mahkum etti. Özgür birey, özgür kadın, özgür erkek; bunun geliştirdiği tarihi bir özgülük mücadelesi ortaya çıkardı. Varlık ve özgürlüğün ne kadar değerli olduğunu net bir biçimde ortaya koydu. 40 yıllık mücadele bunu kanıtladı. 35 yıl önce zindandaki direnişçiler Mazlumlar, Kemaller, Hayriler bunu ortaya koydular. 14 Temmuz Direnişçiliği net bir biçimde gösterdi. Özgür yaşam, uğruna ölünecek kadar sevilmesi ve sahip çıkılması gereken bir yaşam. Olacaksa bir yaşam, özgür olacak yoksa olmayacak. Çizgi bu oldu. Bu temelde direniliyor. Direneceğiz. Hiç kimse Kürt’ü bu direnişten vaz geçireceğini, uzaklaştıracağını sanmamalıdır.

Direniş zafere kadar sürecek

Biz de gerçekten iyi bir çizgi tutturduk, bir düzeltme hareketi oldu. Yanlışlarımızdan kurtularak direnme çizgisine girip gerçekten de özgür olarak var olmanın, yaşamanın ne anlama geldiğini ve bunun mutlaka sahiplenilmesi gerektiğini bu direnişlerle ortaya çıkardık. Dolayısıyla bu direniş zafere kadar sürecek. Faşizm yıkılana kadar sürecek. Zaten beşik gibi sallanıyor, çatırdıyor ve gümbür gümbür devrilecek. Bugün DAİŞ faşistleri diz çöküyorlarsa diz çökenin kim olduğu göz önünde görülüyorsa, DAİŞ şahsında faşizm diz çöküyorsa bütün faşistler insanlık karşısında, özgürlük karşısında diz çökecekler. Başka çare yoktur. Mesele böyle olsun değildi, mesele bu faşist zihniyet ve siyasetten çıkılsındı. Onları rehabilite etmek gerekiyor. Faşizm böyle bir saldırganlık olarak ortaya çıktı. İnsanların buraya sürüklenmiş olması, egolarının bu kadar şişmesi, kendilerini bu kadar büyük görmeleri, herkesi kendilerine hizmet edecek köleler olarak addetmeleri, bir defa tarihsel olarak zaten en büyük sapmaydı. Bundan zihniyet ve siyaset olarak tüm insanlığı kurtarmak lazım. Kim olursa olsun bu dünyada hiçbir insan o zihniyette kalmamalıdır. Onun için de gerçekten de eğitmek gerekiyor. Gerçekleri herkese kabul ettirmek gerekiyor. Bu da gerçeği görenlerin bir araya gelmeleriyle, örgütlenmeleriyle ve bir de bedelini ödeme temelinde yürütecekleri kesin mücadeleyle olur.

Şimdi direniş hamlesi böyle bir çizgi tutturdu. Herkesi etkiliyor. Bütün insanlığı Ortadoğu’da ve dünyada doğruya çekiyor. Gerçeği gösteriyor, insanca var olmanın, özgürlüğe saygılı, demokrasiyi benimser olmanın ölçütünün ne olduğunu ortaya koyuyor. Bunun dışında var olma, özgür ve demokratik yaşama gerçekliği yoktur. Bunu çok iyi gördük, çok iyi anladık, eylemciler bunu çok iyi ifade ettiler. Hepimizi eğittiler. Bu konuda eylemcilerin hepsine teşekkür ediyoruz. Böyle bir direnişle sonuç almaya karar kıldık. Sonuna kadar da bedeli ne olursa olsun ödenecek ve bu direniş mutlaka zafere gidecek.

Direnişin beş ayı bulduğunu belirttiniz. Dolayısıyla eylemcilerde ciddi sağlık sorunları da açığa çıkmaya başladı. Daha olumsuz bir durumun gelişmesi durumunda sorumlu otoriteler, kurumlar kimler olacak?

Olumsuzluktan kasıt nedir? Ben onu anlamak isterim. Olumsuzluk eğer direnip şehit düşmekse biz bunu olumsuzluk olarak görmüyoruz. Direnememek, olumsuzluktur. Teslimiyet, olumsuzluktur. Pasifizm, olumsuzluktur. Kölelik, olumsuzluktur. Boyun eğmek, olumsuzluktur. Çeşitli gerekçelerle bunlara zemin yaratmak en büyük olumsuzluktur. Direniş istiyorsa bedeli, hücre hücre erimek, kurşuna hedef olmak, şehit düşmek en büyük onurdur, en büyük şereftir, en büyük değerlerimiz şehitlerimizdir. Bu 45 yıllık özgürlük mücadelesi bize gösterdi ki, halk ve Hareket olarak var olmanın, insan olarak kendimize gelmenin, doğru özgür yaşam ölçülerini görmenin yolu, eğiticisi, öğretmeni kahraman şehitlerimiz oldu. Haki Karer’le başlayan bu süreç zindanlarda devam etti, gerilla direnişiyle sürdü, sürüyor. Zindanlar çeşitli dönemlerde sürece böyle müdahale etti, bugün de ediyorlar. Hareket ve halk olarak biz fedaileştik. Özgür yaşam uğruna fiziki olarak, maddi olarak her şeyi verecek bir zihniyete bilince ve iradeye ulaştık. Bu tarihin en büyük gelişimidir. Faşizmi kimse durduramadı. DAİŞ faşizmi karşısında bu zihniyet, bu psikoloji, bu duygu, ruh hali, düşünce durdu. Şengal’de durdu. Mexmûr’da durdu. Kobanê’de durdu. DAİŞ’i Dêrazor’un köşesinde tarihten siliyor, teslim alıyor. Bunu başka kimse yapamadı. Dünyayı sömüren para babaları bunu yapamadılar. Dünyayı bin kere yok etme durumuna gelmiş olan nükleer silah sahipleri yapamadılar. Bu özgür yaşam tutkusunu, bilincini, onun için fedakarlığı, cesareti en ileri düzeyde geliştirmiş olanlar yaptılar. Bu bakımdan, bu bizim yaşam çizgimiz, var olma çizgimizdir.

Özgürlüğün değerini anlamamaktan, özgürlük bilincini kaybetmekten, özgür yaşam için cesaret ve fedakarlığın zayıflamasından korkmak lazım. Bu uğurda mücadele edemez duruma düşmekten, bedel ödeyemez duruma düşmekten korkmak lazım. Yoksa bunu için direnen, bunu için her türlü fedakarlığı gösterenler, tarihi yaratan kişiliklerdir. Özgürlüğü var eden kişilikler, insanlık değerlerini geliştiren kişilikler; onlar bir kayıp değil, insanlığın en büyük değerleridir. İnsan erdeminin vardığı zirve oluyor.

Dolayısıyla tecrit, rehine politikasıdır. Toplum da rehin tutuluyor. Bunu yıkmak için insanlar açlık grevine girer, ölüm orucuna girer, hücre hücre 3 ay, 4 ay, 5 ay açlık grevi yapar duruma gelmeleri, insanları bu duruma getirenler en büyük sorumlular, tarihin suçlusudurlar. İnsanlık suçu işlemiş durumdalar. Bundan daha açık bir şey yoktur. Kuşkusuz insanlığı böyle zorlayacak, acı çektirecek duruma getiren faşist zihniyet ve siyasettir. AKP-MHP iktidarı bunu yapıyor. Tayyip Erdoğan’ın yönetimi yapıyor. Elbette her şeyin sorumlusu bunlardır. Kürdistan’da bu 45 yıl içerisinde 40 bin Kürt genci dağda taşta sokakta katledildi. Bunu faşist rejim yaptı. Şimdi açlık grevindeki eylemcileri de aslında bu biçimde kurşunluyor. Elbette sorumlusu olacaklar.

Şöyle görmek lazım: Faşizm saldırıyor, saldırır. Faşist zihniyet ve siyasetle birlikte yaşanmaz, faşizm varsa ona karşı direniş olmalıdır. Faşist zihniyet ve siyaset yıkılmalıdır. İnsanlığın var olması buna bağlı olmalıdır. Esas olan budur. O nedenle faşizme karşı her türlü direniş en doğru tutum, en olumlu tutumdur. Bedeli ne olursa olsun kesinlikle göz almayı gerektiren bir tutumdur. Çünkü faşizm gözü dönmüş bir saldırganlıktır. Faşizme karşı olanlar da en az faşizm kadar, faşizme karşı mücadelede insanca var olmada, bunun için bedel ödemede cesur olmalılar, kararlı olmalılar, iddialı ve iradeli olmalılar, örgütlü olmalılar. İnsanlık, özgürlük ve demokrasi ancak bu şekilde kazanılabilir.

Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de diğer bir gündem ise yerel seçimlerdir. Hem bu seçimler hem de son dönemlerde Erdoğan’ın Kürtler ve Kürdistan’a dair söylemleri için neler söyleyeceksiniz?

Her şeyden önce çılgınlık alametleridir, denilebilir. Söylerken içine girdiği yüz haline, ruh haline, kızarmış surata, ağzından sözlerin söyleniş biçimine insan baktığı zaman ruh halini ve ne yaşadığını görebiliyor. Bir çılgınlık alametidir. Bu kadar baskı ve terör uygulayıp yalan söyleyerek aslında bir şeyleri ayakta tutuyor ama hiç rahat değil. Yaptığını bilerek yapıyor, o nedenle suçlu olduğunu başkalarından daha iyi biliyor. Artık egolarının esiri olmuştur. Böyle bir yola girmiş, geri dönemiyor, kendisi için dönülmez görüyor. Dolayısıyla da çılgınca bu tür tutumlar gösteriyor. “Kovacağız” diyorlar. “Partiyi kapatacağız” diyorlar. “Falan yere gidilsin” diyorlar. Bir de her türlü hakareti yapıyorlar. Herkesi teröristlikle suçluyorlar. “Yaşama hakkı yok” diyorlar. Öncede söylemiştim, ne oldun “Neron mu oldun, Firavun mu oldun, Nemrut mu oldun!” Bir tek dünyada sen mi varsın, senin varlığın karşısında herkes karınca mıdır? İnsan biraz saygılı olur. Herkesi suçluyor, herkesi birbirine bağlıyor. Bazı öcüler yaratmış, peki sen nesin! Sen de dün Kandil’e o kadar mesaj gönderdin, Pensilvanya’nın koltuğunda oturanın yanında sendin. Fethullah Gülen’le birlikte var oldun, kimi kandırıyorsun. Bu kadar demagojiyle gerçekler yok edilemez ki, bütün basını tekeline almış, kimse konuşamaz, aykırı bir ses gelmesin diye her türlü yalanı söylerim, diyor.

Bir sürü basın yayın organı geçmişte Kürdistan’a dair söylediklerini çıkardı. Mesela şimdi “Kürdistan yoktur” diyor. MHP’lilerden oy almak için bile bile yalan söylüyor. Dün söyledikleriyle çelişiyor. Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye Başkanıyken hazırlattığı bir “Kürt Raporu” vardır. Kendisinin raporudur. Araştırsınlar bulsunlar. 2005’te Ankara’da, Amed’de söylediklerine de gitmiyorum, başa gidiyorum. Hazırladığı Kürt Raporu’nda şöyle yazıyor: “Sorun Kürt sorunu değildir. Kürt sorunu diyenler yetersiz yaklaşıyorlar, yanlış yaklaşıyorlar. Sorun Kürdistan sorunudur. Ortada bir Kürdistan gerçeği var ve bu reddediliyor.” Bunu söyleyen, yazan, yazdırtan Tayyip Erdoğan’ın kendisidir. Dün öyleydi, bugün böyledir. Oy almak için böyle söylüyor, yarın kiminle birlik olacak, bugün söylediklerini nasıl reddedecek belli bile değildir. Bu kadar kendi kendini inkar eden, günlük yaşayan bir yaklaşım bu memleketi yönetemez. Necmettin Erbakan gerçekten çok doğru söyledi. “Bu kişi ehil değil, yönetemez, arkasında namaz kılınamaz” dolayısıyla peşinden gidilemez, demek istedi. Böyle bir çizgidedir. Bugün MHP’den oy almak için gözünü kırpmadan bunlar yok diye yalan söylüyor. Mustafa Kemal de “Türkiye olmazsa Kürdistan için mücadele ederim” demiş. Yarın Tayyip Erdoğan bir numaralı Kürtçü haline gelebilir. Hiç belli olmaz. Böyle bir kişiliktir. Bu kadar ilkesiz, bu kadar çıkarcı, bu kadar pragmatist bir yaklaşım, politika için bir şanssızlıktır. Evet politika esneklik gerektiriyor, ama ilkelere dayalı esneklik istiyor. Bu kadar ilkesizlik kabul edilebilir bir durum değildir.

Diğer yandan işin içine birilerinin bir yerden kovulması ya da gitmesi girerse bence bundan en büyük zararı Tayyip Erdoğan ve ortağı görür. Bunu da bilmeleri lazım. Kim, kimi, nereden nereye kovuyor. Onu söylerler. Birileri çıkar kolundan tutarlar, Tayyip Erdoğan’a “marş marş Gürcistan’a” diyebilirler. Hiç yanlış yapmasın, tehlikeli şeyler yapmasın. Ortağını tutarlar kolundan zaten Kurtçudur, kurdun sırtına bindirirler “marş marş Orta Asya’ya” diyebilirler. Oradan buradan gelmişler, derler ya “dağdan gelmiş bağdakini kovuyor.” Böyle bir şey var. Herkesin belki bu tür sözleri söyleme hakkı olabilir, biz ona hak olarak katılmıyoruz fakat hiç hakkı olmayanlar “yavuz hırsız” misali ortalığı karıştırmaya çalışıyorlar. Bilmeyen insanları heyecana getirmek, oy alma peşinde koşuyorlar. Öyle bir şey yoktur. Sen kimi nereden kovuyorsun. Sen nereden bu memleketin sahibi oldun da, başkalarını kovuyorsun.

Tarihsel gerçeklikler neyse oluşmuş bir sonuç var. Buradan eşit, özgür, demokratik, kardeşçe bir yaşam olsun diyoruz. Doğrusu budur. İşin içine bunlar girerse bunu söyleyenler zararlı çıkarlar. Biraz gerçekçi olmalılar. Bu kadar tarihsel çarpıtma, insanların bilinciyle, duygusuyla oynayarak bazı şeyleri yanlış göstererek işin içinden çıkılacağını, oy alacağını sanma doğru değildir.

Tayyip Erdoğan’ın içinde siyaset yürüttüğü hareket, partisi çok kapanan bir hareketti. Parti kapatmaya veryansın ediyorlardı. Onun içinden çıkıp AKP’yi kurdular ve “biz parti kapatmayacağız” dediler, -ki 2009, 11 Aralık’ta Demokratik Toplum Partisi’ni kapattılar- Parti kapatan hareket durumuna düştüler. Kendilerinin kapatılmasına ilişkin dava açıldı, Anayasa Mahkemesi bir oyla on oyu etkisiz kıldı ve kapatılmalarını engelledi. Şimdi kendileri “partiyi kapatacağız”, “her şeyi yok edeceğiz” diyorlar. Öyle bir şey olmuş ki, artık Tayyip Erdoğan’ın iktidarının sürmesi için her şeyi yok edilebilir görüyorlar. Bu kabul edilebilecek bir durum mu, böyle bir ortamda seçim olur mu! Adil, eşit seçim olabileceğini kimse söyleyebilir mi, söyleyemez. Öyle bir durum yoktur. Seçim yok, anti faşist mücadele var. 31 Mart seçimi anti faşist mücadelenin temel bir parçasıdır. Her alanda seçim, faşizmi yıkma mücadelesi oluyor. Bunu herkes böyle görmelidir. O da bir mücadele alanı, diğer mücadele yöntemleri nasıl kullanılıyorsa bu da kullanılmalıdır.

Bu anlamda şöyle bir durum var: Bir; demagoji ve yalan toplumu tam ikna edemiyor. İki; muhalefet var, demokratik çevreler var, sesleri kısılıyor üzerlerine baskı uygulanıyor, tutuklanıyorlar ama çok zayıf da olsa doğruları birkaç kelimeyle ifade ettiler mi, müthiş taraftar buluyor. Bu anlamda etkinlik var.

Şunu görmek lazım: Bütün baskı, teröre, devlet imkanlarını kullanmaya rağmen AKP-MHP ittifakı yapılan anketlerde zayıf düştüğü görülebiliyor. Seçimleri kaybedecek, zaten kaybediyor. Onu önlemek için ne çılgınlık varsa onu yapıyor. Askeri saldırılar yapıyor, operasyon yapacağını söylüyor. Zaten ne yapacak ki, ordu ve polis sürekli saldırı halindedir. Dağda vuruyor, şehirde vuruyor, tutukluyor, eziyor, işkence yapıyor. Her şeyi yapıyor. Bugün AKP-MHP faşizminin yapmadığı esirgediği dikkat ettiği hiçbir şey yok ki. 12 Eylül faşist diktatörlüğü, onun üzerine kurulmuş yönetimlerin hiç birisi bunları yapmadı. AKP-MHP iktidarının yaptıkları kadar hiçbirisi zulüm yapmadı. Bununla kazanmayı umut ediyorlar ama yine de kaybedecekleri görülüyor. Kaybedecekler. Bu netleştiği için çılgına dönüyorlar. Kaybetme durumu attıkça daha çok çılgınlaşabilirler. Farklı provokasyonlara girişebilirler. Herkes hazır olmalıdır. Mücadele edilmeli, ama provokasyona girerler şu olur bu olur diye hiç kimse mücadeleden vazgeçmemelidir.

Demokratik güçler, yurtsever güçler, devrimciler mücadele etmeliler. Anti faşist mücadele her alanda olmalıdır. 31 Mart gerçekten de büyük bir demokrasi zaferine yeniden tanıklık etmelidir. Faşizme kendisini meşrulaştırmak istediği o zeminde de önemli bir darbe vurulabilir. Dikkat edilirse, tedbirler alınırsa yalanları, hileleri, aldatmaları, oyunları engelleyecek bir çaba ve demokrasi mücadelesi sürmelidir.

Faşist diktatörlüğe güç verecek, destek verecek hiçbir şey yapılmamalı, insan olmanın ve demokrasiye inanmanın gereği buna karşı mücadele etmek olmalıdır. İçte böyle olmalı, dışta böyle olmalıdır. Bu rejim güçlendirilmemelidir. Dışarıdan da bu rejime güç verici davranışlar olmamalıdır.

Her cephede faşizme karşı bir duruş olmalıdır. Faşizmi güçlendirecek, besleyecek tutumlardan uzak durulmalıdır. Yurt dışında da birçok çevre yurtseveriz, demokratız, özgürlüğe duyarlıyız, diyorlarsa AKP-MHP faşizmini güçlendirecek davranışlar yapmasınlar. Cesaretlendirecek politika izlemesinler. AKP-MHP faşizmini güçlendirecek ekonomik ilişkilere girmesinler. Halk kesimleri dinlenmek tatil yapmak haklarıdır, buna bir şey demiyorum ama faşizmi besleyecek her türlü yaklaşımdan uzak durmalılar. Türkiye’de böyle bir faşist diktatörlük varken, birileri bunu yıkmak için 5 ay bedenini açlık grevine yatırırken, birileri de gelip ben tatil yapacağım, turist olacağım, diyerek bu faşizmi besleyecek duruma girmemelidir. Bir kuruşunu bile bu faşizmi güçlendirecek şekilde vermemelidir. Herkes buna dikkat etmelidir. Çünkü hiç bilinmeden, istenmeden faşizmin bu kadar baskı, terör ve katliamlarını beslemiş oluyor. Herkes bu konuda duyarlı olmalıdır.

HBDH’nin asıl gelişimi 4. yılda

Faşizme karşı ortak direniş cephesi ve bunun koşulları için neler söylenebilir?

Halkların Birleşik Devrim Hareketi’ni (HBDH) 3. kuruluş yıl dönümünde kutluyorum. Türkiye’de özgürlük ve demokrasi mücadelesi, kardeşlik mücadelesi yürüten herkese 4. yılda başarılar diliyorum. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi her zaman gereklidir. Kutsal bir mücadeledir fakat Türkiye’de şu an her zamankinden çok gereklidir. Her zamankinden çok anlamlı çok kutsal, çok değerlidir. Dolayısıyla HBDH öncülüğünde gelişen özgürlük ve demokrasi mücadelesi gerçekten de insanca var olma mücadelesidir. İnsan olarak kalma mücadelesidir. İnsanlığı ayakta tutma, yeniden kazanma mücadelesidir. Bunu herkes görüyor. Bu bilinçle üç yıldır mücadele edildi. Önemli bir mücadele de sürdü. İnanıyorum ki 4. yılda bu mücadele çok daha güçlü gelişecek, çünkü 4. yıla “Tecridi kıralım, faşizmi yıkalım, Kürdistan’ı özgürleştirelim, Türkiye’yi demokratikleştirelim” hamlesiyle giriyoruz. Bu büyük bir direniş ve zafer hamlesidir. HBDH’nin 4. yılda yürüteceği ve bu temelde tarihi kazanımlar elde edeceği, başarılar, zaferler kazanacağı bir hamledir.

Bu bakımdan üç yıllık süreci bir hazırlık süreci olarak insan görebilir. Asıl gelişmeler 4. yılda olacak. HBDH içinde yer alan örgütler, tarihi sorumluluklarına daha çok sahip çıkacaklar. Birlik, ortak hareket daha çok gelişecek. Zaten önemli bir düzey kazandı. Daha önemlisi faşizme karşı mücadelenin yol ve yöntemlerini, tarzını, biçimini daha iyi bulacaklar. Daha çok savaşacaklar, daha etkili mücadele edip kazanacaklar. Bir defa HBDH açısından bunları belirtebilirim. Bu bakımdan HBDH adına çağrılar yapılıyor, daha fazla da yapılacak. Başta gençler ve kadınlar olmak üzere tüm işçi ve emekçileri, Türkiye’nin tüm halklarını HBDH’ye daha fazla katılmaya, bu mücadele temelinde daha çok bilinçlenip örgütlenmeye, “faşizmi yıkalım halklarımızı kurtaralım” şiarıyla anti faşist direnişi her alanda her cephede bütün etkinliğiyle geliştirmeye çağırdılar. Bu temelde Türkiye’nin tüm kadınlarına, gençlerine, işçi ve emekçilerine dördüncü yıla girerken, faşizme karşı demokrasi mücadelesini, halklarımızın birleşik devrim mücadelesini çok daha güçlü geliştirelim. Hamleye tüm gücümüzle katılalım. Hamleyi mutlaka zafere götürelim. Bunun sonucu Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürdistan’ın özgürlüğü olacak.

AKP-MHP faşizminin yıkılması Türkiye’de ve Kürdistan’da bu tür gelişmelere yol açacak. Bunu herkes görebilmelidir. Bu bakımdan da hamleye daha güçlü sahip çıkma, daha doğru tarzlarla yürütme, daha etkili katılma gerekiyor. Bunun için bütün kesimleri çağırıyoruz. Özellikle kadınlar 8 Mart vesilesiyle de önemli bir etkinlik ortaya koydu. Daha da birleşik özgürlük kadın mücadelesini etkili geliştirebilirler. Kadın Özgürlük Devrimi’ni, Türkiye’nin bu demokratik devrim mücadelesinin temeli haline daha güçlü getirebilirler. Özellikle gençler bu mücadeleye daha aktif katılmalılar. Üniversitelerde, liselerde binler halindeler. Bazı yerlerde 10 bin, 20 bin, 30 bin genç var. Biraz sorumluluk duyulmalıdır. Dünya, ülke ne oluyor; dünyanın durumu ne, insanlık ne durumdadır, kendileri ne durumdadır? Faşizm hepsini uyuşturmuş, her gün o demagojiyle kapitalist liberal ideolojilerle gözlerini karartmış, ruhlarını bozmuş, biraz kendilerine gelmeliler. Biraz insanlığı tanısınlar, bölgedeki savaşı görsünler, Kürdistan’daki katliamları görsünler, Türkiye’de bu kadar çatışma var, onları görsünler. Faşist baskı ve terör kol geziyor. Onun görsünler ve kendilerinin görev ve sorumlulukları var. Faşizme karşı mücadele etmeleri gerekiyor. Özgür, eşit, kardeşte yaşam gereği var.

Örneğin Tayyip Erdoğan “Kürtleri kovuyorum” diyor. Türkiye’nin gençleri buna ne diyorlar? İstanbul’daki, İzmir’deki, Adana’daki, Mersin’deki, Ankara’daki üniversitelerde, fakültelerde var olan, okuyan, bilinç sahibi olmuş Türkiye’nin geleceği omuzlarında olan gençler bu düşünceye ne diyorlar? Kürtler gerçekten kovulmalı mıdır? 25 Milyon Kürt’ü Urfa’dan, Dersim’den, Serhat’tan tutup kovacak mı? 1915’te Ermenilerin kovulduğu gibi Kürtleri de kovacaklar mı? Yeni bir Enver Paşa ya da Talat Paşa çıkmıştır. Bugün Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli, 1915’in Talat ve Enver Paşalarıdır. Nasıl ki, Ermeni soykırımı yaptılar, yüz binlerce Ermeni’yi yurtlarından kovdular, katliamdan geçirdiler. Aynı şeyi yapıyorlar, daha fazla yapmak istiyorlar. Türkiye’nin gençleri, üniversite gençleri bu soykırım politikalarına ne diyorlar? 20-25 yaşındalar, beyinleri açık, gençtirler, ruhları temiz, doğruyu, özgür olanı, kardeşçe olanı anlayabilecek durumdalar. Peki bu duruma ne diyorlar? “Kardeşim” denilen Kürtler, şimdi kovulan Kürtler haline getirildi. Buna ne diyorlar? Tutum koysunlar. Bu kadar sorumsuz olunmamalıdır. Bu nedenle daha fazla sorumluluğa davet ediyorum.

Gençliği eleştirmek, sarsmak gerekiyor

Gençler daha fazla gerçekleri görsünler, kendi aralarında daha çok tartışsınlar. Daha bilinçli ve sorumlu hareket etmeye yönelişinler. Bunun için de anti-faşist mücadeleye bilince daha çok yönelmeliler. Kitle eylemleri geliştirsinler, sokak eylemleri geliştirsinler, üniversitede, sokakta yapsınlar. Tabi gerillacılık yapsınlar. Hepsini gerillaya çağırıyorum, dağa çıksınlar, silahlı eğitim görsünler, anti faşist mücadelenin savaşçıları haline gelsinler. Gerekli olan, doğru olan budur. Tayyip Erdoğan’ın kölesi olacaklarına, Tayyip Erdoğan’ın insanları birbirine düşüren, herkesi kendisine köle eden, insanları evinden, aşından, köyünden, mahallesinden süren zihniyet ve siyasetinin suç ortağı olacaklarına ona karşı savaşçı olsunlar. Doğru ve gerekli olan da budur. Bu bakımdan gençlik daha duyarlı olmalıdır. Mevcut duruşu doğru bir duruş değildir. Bu gençliği ciddi eleştirmek ve sarsmak gerekiyor. İçlerine pasifizim yayılıyor. Öyle anlaşılıyor ki, MİT çok örgütlüdür. İçten içe kapitalist modernitenin liberal uyuşturucu, beyinleri yıkayıcı her şeyini geliştiriyorlar, gerçeklerden uzaklaştırıyorlar. Gençlik bunlara karşı kendine gelmeli, gerçeğe sahip çıkmalılar.

Bu faşist oyuna, demagojiye, liberal sahte bireysel özgürlük anlayışlarına ve yaşamlarına karşı çıkılmalıdır. Özgürlük, demokrasi olacaksa birlikte olacak, kardeşçe olacak, tüm insanlar, halklar bunu birlikte yapacak. Bir de bu çağrıyı yapıyorum. Daha aktif mücadele etmesi gerekiyor. Türkiye’nin gençleri faşizme karşı daha aktif tutum almalı. Alabilirler mi? Evet alabilirler. Bu gençlik DEV-GENÇ’in gençliğidir.

HBDH’nin bilinçli olarak 12 Mart’ta ilan edildi

HBDH, bilinçli olarak kendisini 12 Mart günü ilan eti. İlan ederken “Biz 12 Mart faşist askeri darbesinin ortaya çıkardığı zihniyet ve siyaseti yıkarak, onun yerine Demokratik Türkiye’yi yaratacağız. Demokratik Cumhuriyeti geliştireceğiz. Özgürce kardeşçe tüm halkların, tüm sınıfların, gençlerin ve kadınların yaşadığı bir Türkiye’yi ortaya çıkartacağız” dedi. iddiasını ortaya böyle koydu. 12 Mart faşizminin geliştirdiği siyaseti, ortaya çıkardığı sistemi değiştirmek üzere kuruldu. Üç yıldır da bunun mücadelesini yürüttü. Gerçekten de 48 yıldır da Türkiye’de inşa edilen her şey 12 Mart darbesinin ilkeleri ve amaçları oldu. 12 Eylül darbesi bunu daha çok pekiştirdi. 1990’nın başında Demirel-Çiller-Ağar çetesi biraz daha derinleştirdi. Şimdi AKP-MHP darbesi zirveye çıkartmak istiyor. Türkiye’yi tarihte eşi görülmemiş bir faşist diktatörlük haline getirmek istiyorlar.

Bu 12 Mart 1971 darbesi ile başlayan süreçtir. Faşist darbecilerin ortaya çıkardığı rejim budur. Geldikleri nokta burasıdır. Buna karşı HBDH ilan edildi, mücadele ediyor. 48 yıl önce de DEV-GENÇ vardı. Bu mücadelenin öncüsü gençlikti. Mahirler, Denizler, İbrahimler kahramanca mücadele etti. Demokrasi, özgürlük ve kardeşlik istediler. Bunun için canlarını ortaya koydular, en büyük cesaret ve fedakarlığın sahibi oldular. Doğru ve haklının onlar olduğu bu 48 yılda kanıtlandı. İşte darbecilerin ortaya çıkardığı rejim ortadadır. Bir de devrimcilerin taleplerinin, isteklerinin ne kadar önemli ve gerekli olduğu net ortaya çıktı. O halde doğru yaşam onların yaşamıydı. Türkiye gençleri, kızları, erkekleri bu gerçeği daha iyi görmeliler, daha iyi incelemeliler. Bu insanlar ne istedi, niye böyle çıkış yaptılar, onları buna ne zorladı? Şimdi o talepler hangi görev ve sorumluluğu bu gününün gençlerinin üzerine yüklüyor? Dolayısıyla ne yapmaları lazım? İncelesinler, öğrensinler, anlasınlar.

Bu temelde 12 Mart darbesine karşı direnişmiş, şehit düşmüş tüm devrimci önderleri, militanları saygıyla anıyorum. Darbeye karşı direnmiş olan herkesi anti faşist direnişte olmuş olan herkesi selamlıyorum. Mücadeleleri şimdi daha güçlü yürüyor. AKP-MHP faşizmi biçiminde 12 Mart ile başlayan süreci doruklandırmaya çalışsalar da faşizmi çökerteceğiz. Biz öyle bir noktaya getirdik. Son darbeleri de vuracağız. Bunun için daha cesur olsunlar, umutlu olsunlar. Böyle bir mücadeleye katılımlarını daha çok sunsunlar. Çünkü gerçekten de sonuç alma aşamasındayız. Bu anlamda Türkiye’de demokrasi mücadelesi daha çok gelişecek. Süreç artık demokrasi mücadelesinin gelişme sürecidir. Bu noktada HBDH’ye, devrimci örgütlere görev ve sorumluluk daha fazla düşüyor. HBDH’ye daha çok sahip çıkılmalıdır. Daha çok birleşilmelidir ama bir de pratikleşmelidir.

HBDH gerçekten de İstanbul’dan İzmir’e, Çukurova’dan Ankara’ya, Samsun’a ve Trabzon’a kadar Türkiye toplumunu faşist zihniyet ve siyasete karşı özgürlük ve demokrasi mücadelesine çekmelidir. Yol yöntem bulmalı, daha aktif olmalı, daha çok mücadele etmelidir. Böyle olursa kazanılır. Mevcut pozisyon kötü, olumsuz değil, iyidir. Zaferi gösteriyor ve gelişme yaratıyor ama kendiliğinden olmuyor, daha çok çaba harcamak, geçekleri daha iyi görmek, daha fazla birleşmek, daha aktif mücadele etmek, savaşmak gerekiyor. Anti faşist mücadeleyi her cephede daha güçlü geliştirmek gerekiyor ve herkesi böyle bir mücadeleyi daha etkili geliştirmeye çağırıyorum. Zafer kazanacaklar. İnançlı olsunlar, diyorum.

Diğer bir direniş alanı da Rojava, Suriye alanıdır. 12 Mart Qamişlo Katliamı’ndan bugün Dêrazor’da DAİŞ’in yenilgiye uğratıldığı bir noktaya gelindi. Bunun askeri ve siyasi önemi nedir, QSD’nin teslim aldığı binlerce DAİŞ’linin akıbetine, yargılanmalarına dair tartışmalara ne diyorsunuz?

15. yıl dönümünde Qamişlo şehitlerini saygı ve minnetle anıyorum. 15 yılda Rojava gerçekten de tarihi gelişmeler yaşadı. Qamişlo şehitleri, bugün özgür Rojava’da, Demokratik Kuzey-Doğu Suriye’de yaşıyorlar. O direnişçi ruh, bugünün gelişmelerini doğurdu. 15 yılda Rojava’da, Suriye’de büyük değişiklikler oldu. 15 yıl önce hayal sanılan şeyler, bugün gerçek oldu. Tarihi gelişmeler yaşandı, büyük savaşlar verildi, sadece Qamişlo Katliamı şehitleri değil, binlerce şehit verdi. Rojava halkı, Kuzey ve Doğu Suriye’deki tüm halklar Araplar, Süryani-Asuriler, Türkmenler, Ermeniler bütün halk kesimleri ortak bir mücadele yürüttü, kardeşliği yeniden oluşturdu. Demokratik Özerklik temelinde, Önder Apo’nun geliştirdiği düşünce çerçevesinde tarihi gelişmelere de yol açtılar. Bu oldukça önemli bir durumdur.

15 yıl önceki katliamdan Fırat havzasında Ortadoğu halklarının ve insanlığın başına bela edilmiş olan DAİŞ faşistlerinin son kalıntılarının da yenildiği büyük bir demokrasi zaferine gelindi. Dêrazor’da QSD, YPG-YPJ hepsini kutluyorum, selamlıyorum. Şehitlerini saygıyla anıyorum. Dört yıldır herkese insanlık, cesaret, fedakarlık ve doğru yaşam dersi veriyorlar. Bunda ne kadar kararlı ve ısrarlı olduklarını ortaya koydular. Çeşitli güçlerin bin bir türlü oyunlarına rağmen ne kadar tutarlı olduklarını gösterdiler. Qereçox’dan Efrîn’e kadar TC’ye saldırtıldı, kapılar açıldı, teşvik edildi, imkan verildi. DAİŞ’e karşı mücadelesi TC eliyle zayıflatılmak istendi ama yılmadılar. Faşizme karşı özgürlükten, demokrasiden, kardeşlikten yana olduklarını, yaşamı böyle gördüklerini, bunda sonuna kadar ısrarlı olduklarını kanıtladılar. Bu bakımdan gerçekten de QSD direnişi kanıtlanmış bir direniştir. Çizgisi net direniştir. Öyle küçük hesaplar peşinde değil, birilerini baskı altına almak, sömürmek için olmuyor. Tam tersine her türlü baskı ve sömürü düzenine karşı insanların eşit, özgür ve kardeşçe yaşayacakları bir demokratik sistemin gelişmesi, demokratik yönetim düzeninin oluşması için mücadele ediyorlar. Bu kanıtlanmıştır.

DAİŞ şahsında diz çöken AKP-MHP’dir

Bu mücadele büyük bir sonuca gitti. Faşizm bir kere daha diz çöküyor. Nasıl ki, 1945’te Hitler faşizmi, dünya faşizmi yenilgiye uğratıldıysa günümüzün Hitlerciliği, Ortadoğu’da geliştirilmek istenen DAİŞ’çilik de DAİŞ şahsında faşist çetecilik de yenilgiye uğratılıyor. Bunu böyle değerlendirmek lazım. Rojava’da gelişen özgürlük ve demokrasi devrimine bazıları diz çöktüreceğini sandılar. “Çöktürme Eylem Planları” hazırlayarak Kürt Özgürlük Güçlerine saldırdılar. Özgür Kürt’e diz çöktüreceğini hesaplayanlar, Dêrazor’da diz çöküyorlar, faşizm diz çöküyor. DAİŞ’i Kobanê’de Kürtlere saldırtanlar diz çöküyor. DAİŞ şahsında diz çöken AKP’dir, MHP’dir. Erdoğan-Bahçeli faşizmidir. Bunu görelim. Onu gördükçe çılgına dönüyor. O kadar kin kusuyorlar, öfke tepki gösteriyorlar. AKP basını izlendiğinde alçakça yalan söylediklerini göreceksiniz. DAİŞ’lilere sahip çıkıyorlar. “Kamplara topluyorlar, hepsini katliamdan geçirecekler” diyorlar. Nereden biliyorsun, kim o açıklamayı yaptı. Bu kadar demagoji olmaz, bu kadar yalancılık olmaz. Bu kadar faşizme açıkça sahip çıkılmaz. Maskeleri düştü, dünyadan korkmasalar sahip çıkacaklar. Zaten teslim olan DAİŞ’liler “Bizi Türkiye’ye gönderin” diyorlar. Hepsi Türkiye’ye gitmek istiyor. Çünkü çoğu oradan geldi. Bunu bütün dünya biliyor.

O bakımdan YPJ Komutanlığı açıklama yapmış, “kadınlar ayakta faşizm diz çöktü” diyorlar. Evet özgür kadın ayaktadır. Kadın katliamı yapmak isteyen, Şengal’de soykırım ve kadın kırımı yapmak isteyenler şimdi hesap verme noktasına geldiler. Özgür kadın direnişçiliği karşısında diz çöktüler. Bu çok önemli bir gelişmedir. En azından insanlığın var olduğu ve ayakta olduğunu gösteriyor. Gelecek için insanlığa umut ve güven oluşturuyor. Özgürlük ve demokrasi var olabilir. İnsanlık ve kardeşlik gelişebilir. Bunu ortaya koyuyor ve bu konuda kadın öncülüğü, kadın iradesinin etkinliği çok daha büyük umut vadediyor. Kadın özgürlüğüne dayalı bir toplumsal özgürlük ve demokrasinin gelişeceğini, bu toprakların geçmişte bunu yaşadığını, günümüzde de bunu çok daha ileri bir düzeyde yeniden gerçekleştireceğini ortaya koyuyor ve gösteriyor. Bu çok önemli bir durumdur.

Reqa’da uluslararası mahkeme kurulmalı

DAİŞ faşizmi küçümsenmemelidir. Başta AKP-MHP faşizmi olmak üzere Ortadoğu’da birçok devletin desteği var. Bunu onlar yarattılar. Dolayısıyla Ortadoğu halkları için büyük tehlike ve bela oldukları gibi bütün insanlık için bela oldular. Bu kadar katliama, acıya, ölüme yol açtılar. Elbette ki hesap vermeliler. Şimdi yenilmişler. Nasıl ki, Hitler faşizmi yenilince insanlığın onuru, insanlık değerleri yerine gelsin diye adalet yerini bulsun diye yargılamalar oldu, bunlar DAİŞ için de yapılmalıdır. Bundan sorumlu sadece QSD değildir. Kuzey-Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi değil, zaten mücadelenin yükünü omuzladı, sorumluluğunu üstlendi ve binlerce şehit verdi. Şimdi hepsi onlara teslim oldu, ellerinde ne yapacaklar. Herkes sorumluluk duymalı, Koalisyon güçleri sorumluluk duymalı, bütün insanlık sorumluluk duymalıdır. Reqa’da DAİŞ şahsında Ortadoğu’daki bu faşist çeteciliği, içinde AKP-MHP’nin de olduğu faşizmi yargılayan bir adalet mahkemesi olmalıdır. Uluslararası mahkeme olmalı, adalet yerine gelmelidir. Bu dökülen kanın hesabı, faşist zihniyet ve siyasetten, onun sahiplerinden sorulmalıdır. Eğer sorulmazsa QSD savaşçılarının şehitler vererek ortaya çıkardığı sonuca sahip çıkılmamış olur. Hak ve adalet yerine gelmez. Bu kabul edilir bir durum değildir. O zaman bu mücadelede şehit verenler, yaşayanların yakasını tutar ve hesap sorarlar. O bakımdan herkes tarihi görev ve sorumluluklarını gereğini bilmelidir. Onun için de sahip çıkılmalıdır. Şimdi “başka yerlere gitsin yargılansın” diyorlar. Bilemem, birçok yerde de mahkemeler kurulabilir. Elbette sorumluluk duymalı ve herkes ortak hareket etmelidir.

Her şey Kuzey-Doğu Suriye halkının sırtına bırakılmamalıdır. Öyle yargısız, kararsız sağa-sola gönderilme de olamaz. Bir de tam bir pişkin gibidirler. Şuraya buraya gitmek istiyorum diyorlar. Sen dünyanın dört bir yanında bu kadar kan döktün, hele bir hesap ver. Onlardan hesap sorulmalıdır. Özelliklede Türkiye’den gelenler, Orta Asya’dan gelmiş olanlar. Rusya ne yapacak biz merak ediyoruz. Gerçekten Rusya için de büyük bir yüktür. Türkiye ile iyi dostluk yürüttüğünü söylüyor ama Türkiye’de olup bitenler kendileri için en büyük tehlike oluşturuyor. Bunu göremiyorlarsa bir şey diyemeyiz. Bu kadar günlük çıkar politikasından da bence uzak durulmalıdır.

Nasıl bir şey gelişeceğini tam bilemiyorum ama şunları söylemek isterim;

* Yük sadece Kuzey-Doğu Suriye halkının ve özgürlük güçlerinin üzerinde kalmamalı, yük paylaşılmalı.

* Faşizm yargılanmalıdır. Nasıl savaş meydanında yenilgiye uğratıldıysa yargı da suçlular hakkında karar vermeli, onları mahkum etmelidir.

* Artık mahkum edilenler nasıl ıslah edilecekler, nerede nasıl yaşayacaklar herkes paylaşmalı ve sorumluluk üstlenmelidir. Geniş bir kesimdir. Bellik ki, bir rehabilitasyon gerekiyor.

DAİŞ parça, esas gövde AKP-MHP’dir

DAİŞ’ten başlayarak aslında bu El Kaideciliği, AKP-MHP’ciliği rehabilite etmek gerekiyor. Mesela Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de yaptıklarına bakın, 24 saat Türkiye’deki insanlara Kürt düşmanlığı empoze ediyor. Irkçılık veriyor, şovenizm veriyor, DAİŞ’in yaptığından bin kat daha fazla şoven, ırkçı; milliyetçilik geliştiriyor. İnsanların beynini yıkıyor, Kürt düşmanlığıyla bunu yapıyor. Bu insanlar vampirdir; Kürt kanı içmeye hazırlanıyorlar. Bunu Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli’nin zihniyeti, siyaseti ve çabası yaratıyor. Onların hepsinin rehabilite edilmesi gerekiyor. Böyle olabilir mi, fetva verdi “bunlar gitsinler” diyor, on binlerce çetenin beyinlerini yıkıyor, yarın bu beyinlerini yıkadıklarının hepsini saldırtabilir de. Dolayısıyla önüne geçmek lazım. Çok tehlikelidir. El Kaide ne, DAİŞ ne! bunlar birer küçük parça; esas gövde AKP ve MHP’dir. AKP ve MHP dağıtılmadan onun etkisindeki insanların eğitilmeleri, rehabilite edilmeleri sağlanmadan Ortadoğu’da da dünyada da demokrasi gelişmez. Bunu görmek lazım.

Bu bakımdan da DAİŞ’e karşı hukuk mücadelesi, sadece dar bir çerçevede de olmamalıdır. DAİŞ’in arkasındaki bütün güçleri suç ortaklarını içine almalıdır. Zaten açık söylüyorlar. Hepsi Türkiye’den geldi, Türkiye örgütledi. Şimdide “izin verin Türkiye’ye gidelim” diyorlar. Buna dünya seyirci kalmamalıdır. Bu AKP-MHP’nin yaptıkları yanına kalmamalıdır. Hesap sorulmalı ki, hesap sormanın da zamanı gelmiştir.

Halepçe ile Efrîn’i kardeş sayalım

Mart ayındayız. Bir yüzü direniş ama bir yüzü de katliamlarla dolu bir ay oluyor. Halepçe Katliamı, 16 Mart 1988’de gerçekleştirildi. Onun yıl dönümüne de yaklaşıyoruz. Bu vesileyle hem katliam hem de Irak’la ilgili görüşleriniz nedir?

31. yıl dönümü oluyor. Katliam şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyorum. Halepçe büyük bir acıydı, Kürtlerin kalbinde ve beyninde hala öyledir. Bu acı devam ediyor. Özgür Kürtlük gelişti, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi gelişti, her tarafa yayıldı. Her ne kadar sorunlar ciddi biçimde varsa da Başûr’da da belli bir gelişme oldu. Bu biraz teselli edicidir. Neyle oldu? O şehitlerin direnişleriyle oldu, etkileriyle oldu. Yol gösteren onlardır. Bu gerçekliği böyle görmemiz lazım. O bakımdan da Halepçe Katliamı’nı anlamaya çalışmak, Halepçe şehitlerini doğru onlamak çok önemlidir. Halepçe Katliamı nasıl ortaya çıktı. Şêladizê’de Dêralok’ta da TC cinayet işledi, Bakur’un her tarafında katliam yapıyor. Rojava’da yapıyor. Halepçe ile Efrîn’i kardeş şehir sayalım. Gerçekten de öyle görmek lazım. Bu konuda düşmanı iyi tanımak lazım. Başûr siyasetimiz, Başûr halkımız eğer Halepçe’yi anacak ve anlayacaksa bir defa düşman gerçeğini iyi anlamalı, düşmanın bütünlüğünü iyi görmelidir. İkincisi; şehitler gerçeğini doğur anlamalıyız. Şehitler vererek mücadele etme gücünü gösterdiğimiz için var oldu ve bugüne geldik. O halde şehitler çizgisinde kendimizi eğitmeliyiz. Bunu neden söylüyorum, çünkü Başûr’da maddiyatçılık çok geliştirildi. Maddi yaşam tutkusu çok oldu. Paracılık çok fazla geliştirildi. Tabanda ya da toplumun genelinde değil, biz görüyoruz. Köylüler gerçekten mütevaziler. Günlük olarak çalışıyor, üretiyorlar, çok iyi bir gelenek var fakat üstte bir zenginleşme, gözü dönmüş bir şekilde yağma ve talan dayatılıyor. Bu çok tehlikelidir.

Biz PKK ya da gerilla çizgisi esas olsun demiyoruz ama Pêşmerge çizgisin esas olsun. Pêşmergecilik binlerce şehidi temsil ediyor. 5 bin Halepçe şehidi temsil ediyor. Halepçe şehitleri çizgisinde herkes kendisini eğitsin, özeleştiri versin, doğruya gelsin. Kürdistan’ın düşmanını tanımak, Kürdistan bütünlüğü, özürlük mücadelesi, mütevazi yaşam, paylaşım, bütün Kürt özgürlüğüne sahip çıkma konusunda sapmalar var, savrulmalar var, yanlışa gidişler çok fazladır. Bunlar eleştirilmelidir. Halepçe şahsında doğru bir bilince ulaşmak gereklidir.

Halepçe’yi ortaya çıkartan siyaset tabi yargılandı, geriletildi fakat farklı düzeylerde de olsa geliştirmeye çalışanlar var. Irak durulmuş değildir. Birçok güç yeniden yoğunlaşıyor, iç mücadele çok fazladır. Ne Bağdat’ta ne Hewlêr’de doğru dürüst hükümetler kuramadılar. Dikkat etmek lazım. Çelişkiler gittikçe derinleşiyor, geriliyor, giderek çatışmalı bir durum yeniden çıkabilir. DAİŞ getirilip yerleştiriliyor, deniliyor. Birçok küresel güç askeri güç getiriyor. Yoğun olarak İran, ABD çatışmaları var, bunlar yansıyor. Irak durulmuş değil, gittikçe çelişkileri çatışmaları derinleşen bir alan oluyor. Çatışmalı durum gelişebilir. Bu noktada, Halepçe çizgisinde doğruya ulaşan bir Kürtlük, Güney Kürdistan’da demokrasiyi geliştirir, bu da Irak’ta demokrasi zihniyetini ve mücadelesinin gelişmesine yol açar. Kürtler böyle yapmalılar, Kürtlerin rolü böyle olmalıdır. Böyle bir çizgi izlemeliler, biz böyle bir çizgiyi doğru buluyoruz. Kimin ne yapacağını da kestirmeye çalışmalıyız ama daha çok da biz özgürlük ve demokrasi çizgisinde yaşama nasıl etkide bulunabiliriz, kendi yaşamımızı nasıl düzenler diğer halklarla böyle bir yaşamı nasıl geliştirebiliriz, bunu engelleyenlerle nasıl mücadele ederiz, onun üzerinde yoğunlaşırsak daha iyidir. Bu temelde Güney siyasetçilerinin, kadın ve gençlerinin, aydınlarının daha iyi ders çıkartacaklarına, Halepçe şehitlerini daha doğru anlayacaklarına; önümüzdeki dönemde hem Irak’ta/Güney Kürdistan’da demokrasi mücadelesinin gelişmesine hem de Kuzey’de Rojava’da özgürlük mücadelesini daha güçlü destek olmaya yöneleceklerine inanıyorum. “Tecridi kıralım, faşizmi kıralım, Kürdistan özgürleştirelim” hamlesi Güney Kürdistan’ı da içine alan bir hamledir. Kuzey’de Leyla Güven öncülüğünde gelişen, zindanlarda gelişen direnişe en çok desteği Güney Kürdistan halkımız, kadınlar, gençler vermelidir. Bu duyarlılık vardır. Güçlü eylemliliklerle destek olacaklarına, katılım sağlayacaklarına inanıyor ve bu temelde mücadeleye çağırıyoruz.

Son olarak Newroz’a giriliyor. Newroz bu yıl nasıl karşılanmalı?

Newroz ayındayız. Katliamlar olduğu kadar büyük direnişlerin olduğu aydayız. Mart’ın her gününde bizim onlarca şehidimiz var. Her günü kahramanlık günüdür. Newroz, Ulusal Kahramanlık Günümüz, 2500 yıllık kahramanlık tarihini temsil eden gün, 28 Mart Kahramanlık Günümüz. Büyük gerilla komutanı Egîd yoldaşın şehadet günü, Newroz günümüzde Mazlum Doğan, Zekiye Alkan, Ronahi ve Berivanlarla ulusal kahramanlığın yeniden pekişmiş olduğu bir gün oluyor.

Böyle bir ayda mücadele daha çok gelişiyor, gelişecek. Öncelikle şimdiden halkımızın Newroz’unu kutluyorum. Newroz’u her yerde büyük coşkuyla faşizme karşı büyük bir direnişle karşılayacaklarına inanıyorum. Direniş hamlemizin bu Newroz kutlamalarıyla doruğu ulaşacağına ve faşizmi yıkacağına, tecridi kıracağına da inanıyorum. Bir final direnişi gelişebilir. Bu bakımdan herkes görev üstlenmeli, sorumluluk üstlenmeli, elini taşın altına koymalı. ‘Ben bir şey yapamam’ dememelidir. ‘İmkanlarımı daha çok zorlayarak her şeyi yapabilirim’ diyerek kendisini mücadele katmalıdır. Uzakta durmamalıdır. Hep açıklamalar yapmakla yetinilmemelidir. Herkes çağrı yapıp durmamalıdır. Hepimiz bir şeyler yapmalıyız. Katılmalıyız. Bu direnişin içinde neredeyiz? Her gün direnişe ne kadar katılıyoruz? Kendimize sormalıyız. Destek veren değil, öznesi olmalıyız. Katılımcısı olmalıyız. Tecridi kıralım, faşizmi yıkalım mücadelesinin sahibi olmalıyız. Bütün herkes böyle olmalıdır. Kendini böyle görmelidir. Diğer yaklaşımlar, doğru değildir. Newroz bu ruhla, bu bilinçle kutlanmalı ve yaşanmalıdır. Böyle gelişmelerin olacağına inanıyoruz.

Mazlumlar ve Egîdler’in çizgisine sahip çıkılarak gerçekten de günümüzün Mazlumlar ve Egîdler’inin öncülüğünde gelişen bu kahraman mücadeleyi her yere yayıp derinleştirerek zafere taşımamız gerekiyor. Bu Newroz gerçekten de en büyük direniş Newroz’u olmaya adaydır. En büyük özgürlük Newroz’u olmaya adaydır. İmralı’daki işkence ve tecrit sistemini tümden yıkacak, İmralı duvarlarını paramparça edecek sonuçları doğurmaya adaydır. Dolayısıyla tarihin en büyük özgürlük ve demokrasi gelişimini yaratmaya adaydır. Tarih bugünde canlanıyor. Biz inanıyoruz ki, daha çok canlanacak, her kes bu ruhla katılacak, bütün kadınlar, gençler, emekçiler, Kürt halkı ve komşu halklar, bütün Ortadoğu halkları bu temelde katılacak. Newroz, bir de birçok halkın ortak direnişinin zaferini temsil ediyor. İç içe yaşayan komşu halklar bunun içerisindedir. Bu temelde bir kere daha Newroz bayramlarını kutluyor, daha fazla mücadele etmeye çağırıyorum.

image_pdf
قد يعجبك ايضا

اترك رد

لن يتم نشر عنوان بريدك الإلكتروني.