موقع اممي ثوري ثقافي مناهض للامبريالية ومناصر لقضايا الشعوب حول العالم.

İbrahim Özalp | “Ya Özgür Vatan Ya Ölüm Diyerek Toprağa Düştü

392
image_pdf
İbrahim Özalp’ın Anısına. Hatırlamak acıtır ama hatırlamamak kötü.

Devrimci Kurtuluş’un askeri ve politik önderi Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim‘in teorik-siyasal geleneğine bağlıydı. Özellikle PASS çizgisini her şeyin üzerinde tutardı. Devrim stratejisinin belirleyici özünün buradan gelişeceğine inanırdı.

22 saat süren yolculuk sonucu Bahasor köyüne (Gülendağı’na) vardım. Doğa bembeyaz bir gelinlik giymişti. Dag taş karla kaplıydı. Kış şartlarından dolayı zorunlu olarak köyde kaldım, havanın biraz düzelmesini bekliyordum. İbrahim’de bu köye gelecekti. (İbrahim’le daha önce bu bölgede kalmıştık) Aradan iki hafta geçmişti, hava şartları kötü olmasına rağmen yeğenim *Yüksel Geniş geldi. Ve O kara haberi verdi.

Tozkoparan‘da bir İbrahim özalp vardı. Onu 1976‘ de Osmaniye lisesinde tanıdım. İkimizde Çayan’cıydık ama iki farklı örgütün çatısı altında Çayan‘cı görüşleri savunuyorduk. O Devrimci Kurtuluş taraftarı ben de Dev-Genç taraftarıydım. Yer yer okul içinde yer yer Konyalının kahvesinde tartışıyorduk. Kendisine göre bir tartışma uslübu vardı. Sert görünümlüydü ama espiriliydi. Tartışma anında en çok kullandığı “Bırakın ya sizde devrimci misiniz mi” derdi?

Osmaniye Lisesine Çiftehavuzlar‘dan gelen beş kişiydik ve hepimiz Dev-Genç sempatizanıydık. Okulda bizlere „Çiftehavuzlardan gelen devrimciler“ diyorlardı. Bizim bölgemize ilk devrimci çalışmayı yapan Dev-Genç’ti. Bölgemize Dev-Genç’li  Fatih abi gelmişti. Aradan bir zaman geçmişti onu cezaevinde ziyarete gittim.  Ben de Dev-Genç’li olmuştum. Cano Dayı’nın kapanan kahvehanesini lokal olarak kullanıyorduk. Osmaniye Lisesi’sinde örgütlediğimiz öğrencileride bu lokale getiriyorduk.  İbrahim’de bir kaç sefer  lokale geldi.

Görevden alınan okul müdürümüzün geri gelmesi için okul komitesi kurduk. Komite olarak  süresiz boykot kararı aldık.  Türkiye‘nin en uzun süren  boykotunu gerçekleştirdik. Tozkoparan halkı aldığımız boykot kararını destekledi ve her gün yanımızda oldu. (Tozkoparanlı Gani Müjde boykotumuza karton üzerine güzel yazılar yazarak ve  karukatür yaparak destek verdi.  Gani ile İbrahim‘in arası çok iyiydi, İbrahim’i dinlerdi.) Bir ay süren boykotumuz sonucunda müdürümüz  görevine geri döndü. İbrahim’in okula geldiği günler sayılıdır. Çok az görülürdü.

Boykot sonrası, okul komitesi olarak buluştuğumuzda çok sert tartışmalar çıktı. Tartışma sonrası ne komite ne dayanışma kaldı ne de güven. İki Çayan’cı grup arasında bakışlar ve haraketler değişti, kutuplaşmalar oldu, kavgalar çıktı.

1978 yılında (Dev-Genç) İstanbul-Ankara ayrılığında bağımsız kaldım. Altı ay süren ÇBS’liğime Hüseyin Şakul’ün politik emekleri sonucu İbrahim’in savunduğu örgütle ilişkiye geçtim. Bölgeye sorumlu olarak İbrahim geldi. Onun Arap olduğunu kimse bilmezdi. İbrahim’in felsefesi kimlik üzerine değildi siyaset sosyolojini öğrenmekti, öğretmekti. Emekçilerin kurtuluşu için mücadeleye olan aşkı  vardı. Bu aşka kendini adamıştı. İbrahim, devrim mücadelesinin ‘sarp, dolambaçlı ve engebeli olduğunu’ biliyordu. İbrahim ‘ölüm nereden gelirse gelsin, hoş geldi sefa geldi’ diyen bir kuşaktan geliyordu.

Devrimci kimliğini her zaman korudu…

İbrahim’i örgüt içerisinde  pek çok insan tanırdı . sabah akşam nerede bir iş varsa orada olurdu. Hiç bir işi küçümsemez koştururdu sokaklarda. Her şeyi öylesine sessiz yapardı ki, kimse onun ne kadar koşturduğunu  bilmezdi.

Devrim için ütopyası büyüktü, yürekliydi ve özverili bir devrimciydi. dayanışmacıydı ve paylaşmasını iyi bilirdi.

Devrimci Kurtuluş’un askeri ve politik önderi Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim‘in teorik-siyasal geleneğine bağlıydı. Özellikle PASS çizgisini her şeyin üzerinde tutardı. Devrim startejisinin belirleyici özünün buradan gelişeceğine inanırdı.

12 Eylül sonrası dönemde önemli siyasal görevler üstlenmişti. İbtahim’le birlikte çeşitli bölgelerde devrimci çalışmalar sürdürdük.  Havanın çok soğuk olduğu bir günde arasıra gittiğimiz bir kahveye gittik. Çaylarımızı içerken kısık sesle sohbet ediyorduk.  İbrahim kalktı yan masada oturan adamı yerinden kaldırıp oturduğumuz masaya getirdi. Şimdi daha rahat dinle, yoksa kulağın uzayacak dedi adama.Adam ne yapacağını şaşırdı, ben kimseyi dinlemiyorum aklında zorun mu var diyerek kahveden çıkıp gitti. İbrahim bana bakarak,  „adam o kadar  açık dinliyordu ki müdahaleden başka çare yoktu. hadi hemen çıkalım ne olur ne olmaz diyerek kahveden çıktık. Bir daha o kahveye gitmedik.

İbrahim’in devrimci tavrı ne sıradan bir ölüm ne de anlık bir şeydi. Devrimci direnişin her şart altında nasıl sergilenmesini gösteren devrimci bir iradedir. İbrahim düşündüğü gibi yaşadı ve devrimci bir tavırın nasıl olması gerektiğini öldürülme anına kadar gösterdi. Devrim ve sosyalizm mücadeleleri tarihinde benzer birçok ölüm şekilleri mevcut. Ama, İbrahim’in ki sanki hepimizin düşünmesini ve nedenlerini bulmamızı istercesine bir tutum takındı polisin kurşununa slogan atarken…

Ölümle yaşam arasında bir tercih varsa o da  gerçekleşen direniştir

Göğü feteden kahramanlarımızın ardından yazmak/konuşmak ve anmak devrimci bir görevdir. Toplumsal gelenekler bizi insanların ölüsüyle dirisini ayırmaya zorluyor. İbrahim çok samimi devrimin neferiydi. Bu düşü için her şeyi göze alan biriydi. Bu durum ekonomik, siyasal, dinsel ve etik değerlerle doğrudan ilişkili. Ölenler için kötü söz söylememek ve hep iyi yanları üzerinde durmak, biraz da islami ideoloji ile ilgili. İslami geleneklere göre kaldırılan cenazelerde kılınan namazın ardından hoca cemaate ‘merhumu nasıl bilirdiniz’ diye soruyor ve herkes ‘iyi bilirdik’ diyerek yalancı tanıklık yapıyorlar  Bu, hala İslami geleneklere göre kaldırdığımız devrimcilerin cenazeleri için de geçerliğini koruyor.

İbrahim, kendini bilmek uğruna haksızlıklara  karşı durdu.  İbrahim’in hatası yakalanmalara karşı önlem almayışıydı. Oligarşi’yi küçümsemesiydi. Sonuçta o bir insandı ve güneşin altında olan hiç bir şey insana yabancı değildi.

İbrahim’le devrimci geleneği konuşurduk. “Devrimciler her şart altında devrimci geleneklerini, devrimci tavrını sosyalist duruşuyla ortaya koymalıdır” derdi. Dolayısıyla  0 devrimci gibi yaşadı ve ölümün karşısında tereddüt etmedi. “Ya Özgür Vatan Ya Ölüm”diyerek toprağa düştü.

İbrahim‘in ölümle yaşam arasında gösterdiği tavrına  saygı duyuyorum.  Devrim yolunun sarp dolambaçlı yollarında göğü feteden güneşin yoldaşlarını  saygıyla sevgiyle anıyorum.

İbrahim’in polis ekibi içinde ki devrimci tavrı  unuttuğumuz  değerlerimizi bize hatırlatmalı. Yani yoldaşlık, sevgi ve güveni, insanlığın tarih boyunca ürettiği bu en erdemli değerlerin günümüzde neden ve nasıl aşındığını yeniden düşünmemizi hatırlatmalıdır.

O zamanlar, haberler polis bülteni gibiydi, Polis neyin yazılmasını istiyorsa o öyle yazılıyordu. Gazetelerde çıkan haberler öyleydi.

O sıralar gazeteler Tv haberleri polis bülteni gibiydi. Polis neyin yazılmasını neyin haberini vermişse o yazılıyordu,o söyleniliyordu. Öldürülen devrimcilerin mutlaka dur ihtarına uymamış ve silahlarına sarılmış azılı anarşistler oluyor ya da ev gösterirken kaçarken vuruldu oluyordu. İbrahim’le ilgili çıkan haber de ,” ev gösterirken kaçmak istedi, dur ihtarına uymadı, anarşist kaçmak isterken vuruldu” diye yazdı gazeteler.

Oysa ibrahim, ne dur ihtarına ne de çatışmaya girmişti. İbrahim, benim de yer yer kaldığım evde polisler tarafından gözaltına alındı. Ekip içinde olan sempatizanların gözü önünde 1 Mart 1981 günü Çiftehavuzlar’da kurşuna dizildi.

İbrahim, emekten yana seçilmeyi değil seçmeyi tercih ederek, örgüt içinde yer almaktan onur duyduğu devrimciliği tercih etti. Mücadeleden yana hiç bir şeyi kendine yük saymadı, üşenmedi yani yüksünmedi Devrimciliğe her zaman sevgiyle, saygıyla ve onur duyarak sahip çıktı. O yüzden hiç kimse, İbrahim’e, “Bu yaşadıklarına, feda ettiklerine  değdi mi?” sorusunu soramaz. Çünkü O  bildiği değerlere saygı duyarak severek var olmanın kavgasını verdi ve pırıl pırıl bir mücadele bıraktı.

Yoldaşlığın, yol arkadaşlığının gerektirdiği ilişki ve ilişkiler biçimini, nicedir ışımayan ortak değerlerimizin hatıratlarını hatıralarını yad ederek anıyorum.

11 Eylül gecesi çıktığımız yazılamada çatışma çıkmıştı. İbrahim’le Maltepe sanayi sitesinde bir atölyede kalıyorduk. Onu aradım gelişen durumu anlattım ve eve gideceğimi söyledim. Kaldığımız yere gitmenin rizikosu vardı. Bunun için eve gitmeyi daha uygun buldum ve eve gittim. İbrahim’le saat 11.00 de Aksaray’da buluştuk. Gelişen olayı yüzyüze konuştuk ve beni çok sert eleştirdi. O akşam geç saatte tekrar eve gittim. Sabaha doğru telefon çaldı. Telefonun ahizesini ben kaldırdım „Tavuklar gibi yatma, televizyonu aç“ deyince, üstad bu saatte Televizyon da  ne olabilir, ne oldu çok mu önemli ev halkı yatıyor. Şimdi bu saatte ev halkına panik yaratmanın anlamı yok dedim ama dinletemedim ısrarla „televizyonu aç“ diyordu isteksizce  açtım. Hasan Mutlucan’dan inleyen nağmeler çalıyordu. Televizyonun sesini kıstım ama yinede babam uyandı.“  bu saatte televizyon mu açılır? dediğinde  faşist Evren darbe bildirisini okuyordu. Ev halkı uyandı ve hep birlikte televizyonu izledik.  O gün eve geldiğime çok üzüldüm.Yapılacak bir şey yoktu ama kendime göre ikinci kattan atlayıp kaçacağımı planladım.Evin arka tarafında  çok dar olan bir boşluk vardı, kaçmaya çok uygundu. Ortalık aydınlandı ve kimse gelmedi. Evde kaldım. İbrahim’le sürekli telefonla konuştuk. Öğlene doğru „bir olanağını bulursan bize yiyecek bir şeyler gönder“ dedi. . Davutpaşa fırınına çok yakın bir yerde kalıyorduk. Askeri fırında çalışan bir akrabam vardı ona ulaştım ve adresi verdim. (Askeri  fırında çalışanların askeri personel kimliği vardı. Bu kimlik sayesinde askeri bir araçla  ekmek, peynir, zeytin gibi yiyecekler  götürdü.

Birbirimizin ölüsünü de dirisini de sahiplenen, acıları, sevinçleri, düşlerimizi paylaşmayı bilen yol arkadaşlığını, hiçbir çıkara dayanmayan dayanışmayı, eşitliğin ve adaletin verili koşullarda siyaset sosyolojisini her türlü ilişkinin üzerinde tutan bir anlayışı yeniden tesis etmemizin gerekliliği; içinde yaşadığımız dönemden çıkarabileceğimiz en önemli tarihsel ders olarak yazacağım.

Tozkoparan-Çiftehavuzlar dayanışmasını yaratan yoldaşım seni yazacağım,  küçücük sevinçleri, koskoca acılara katık ederek yaşayan devrimci onurunu yazacağım.

Yoldaşlık ölmedi, ölen kötü hastalıklardı, irin olmuş yaralardı diye yazacağım devrimci değerlerimize  yakışmayan kırılmaları yazacağım. Devrimci olmanın onuruyla yoldaşlıklarımızın anısına ve hatırına  yazacağım.

Tarihimizde öyle isimler vardır ki, Onları ayrı düşünemeyiz. Hatırasız ve duygusuz yaşamın yoldaşlık değerlerimizi kuruttuğunu yazacağım.

Bir özdeyiş de şöyle deniliyor: „Hayatınızdaki küçük şeyleri önemsememezlik etmeyin, onlar hayatınızın önemli ipuçlarını içerirler“.

Belki de nicedir unuttuğumuz ve artık dikkate almamız gereken şey budur!.

İbrahim Özalp Anısına

Bahasor’a kar yağıyor

her yer bembeyaz

baş kaldıran doğa

ve iki asi

karla kaplı Refahiye yolunda

ölümü ekti  randevu yerine…

Tozkoparan yolları bom boş

işçiler daha uyanmamış

bakkal İdris amca gazeteleri unutmuş dizmeye

minübüs şoförleri huzursuz kalkmışlar

kornalara basıyorlar

Hatun Ana Küba mahallesinde

tahta kulübesinin önünde

yemek hazırlıyor

‘yamuk’ diyor

içeri çağırıyor

Tozkoparan’da yağmur yağıyor

gecekondular sırılsıklam

yazılamaya çıktığımız

devrim icin yürüdüğümüz

SOL’uksuz

kahrolası Davutpasa kışlası

kahrolası 12 Eylül faşizmi

tutulmuş her taraf

aynasızlar, askerler sarmış her tarafı

kurşun sıkıyor, kin saçıyor

faşist kalemler, burjuva medyası

gazeteler, kaçarken vuruldu diye yazıyor

Asparagas haberler

1 Mart gününü…

emniyetçi-darbeci kuduruklar

evleri basar

toplanır, devrimciler

sorgusuz sualsiz

sokakta kurşuna dizilir

İbrahim yoldaş…

o ihtilalci sloganla,

“ya özgür vatan ya ölüm“ diyerek

göğü feteder…

tek kelime ile can dostumu

bir o kadar güzel yoldaşımı

sevgiyle saygıyla anıyorum…

Erdal Boyoğlu.

İBRAHİM ÖZALP

image_pdf
قد يعجبك ايضا
اترك رد

لن يتم نشر عنوان بريدك الإلكتروني.