موقع اممي ثوري ثقافي مناهض للامبريالية ومناصر لقضايا الشعوب حول العالم.

SUNİ DENGE VE 3. BUNALIM DÖNEMİ KAVRAMI ÜZERİNE

58
image_pdf

SÜRECE BAKIŞ VE 3. BUNALIM DÖNEMİ KAVRAMI ÜZERİNE


  • SUNİ DENGE: 2

Esasında “Bunalım Dönemleri” kavramı THKP-C’nin teorik zincirinde bir noktaya oturmakla birlikte, salt ona özgü bir kavram değildir. Bir tür saplantı da değildir. Daha önce sözünü ettiğimiz gibi, burada da sorun, olguları anlaşılır hale getirme sorunudur. Kapitalist sistemin tekelci çağla birlikte sürekli ve genel bir bunalıma girdiği ve böylece bütün ülkeler açısından bir devrimler çağının açıldığı biliniyor. Serbest rekabet döneminin hızlı gelişme sürecini tüketen kapitalizm, tekeller ve mali oligarşiler dönemine geçtiğinde artık sürekli bir bunalımın da içine girmiştir. Artık sözkonusu olan, bilinen devrevi krizlerin de ötesinde, onları da kapsayan sürekli bir çürüme halidir. Bir üretim biçimi olarak ve onu sarmalayan politik çerçevesiyle kapitalizm artık toplumsal üretici güçlerin ciddi bir engeli halindedir.

Öte yandan, artık “tek bir zincirin halkaları”ndan oluşan dünya açısından bunalım geneldir de; Sistem bir bütün olarak bunalımı yaşamaktadır ve her parça bu genel çöküntü durumunu kendi sürecinde yeniden üretmektedir.

Böylece tekelci kapitalizm sistemin temel çelişmesini de öne çıkarıp, ancak tek bir yolla, devrim yoluyla çözülebilir hale getirmiş ve bütün ülkeler açısından proletarya devrimlerinin objektif koşullarını mümkün kılmıştır.

Ancak, doğal ya da toplumsal her süreç gibi, bu sürekli-genel bunalım süreci de tekdüze ve her aşaması birbirinin aynı olan düz bir çizgi izlememiştir. Sistemin bunalımı, kendi iç dinamiklerinin ve bu dinamikleri etkileyen konjonktürel durumların baskısı altında, zaman içersinde biçimsel evrimler geçirmiştir. Sistem olarak emperyalizmin özünün ve temel niteliklerinin aynı kaldığını söylemeye bile gerek yok. Ama emperyalizm, süreç içinde, sömürü ve işgal biçimleri, metropoller arasındaki ilişkiler ve karşıt güçle ilişkiler gibi bir dizi faktörün etkisiyle değişimler geçirmekte ve bu değişim noktalarından hareketle belirli dönemleri ayırdedebilmek mümkün olmaktadır.

Yani sonuçta yapılan şey, çok karmaşık bir işlem değildir. Sorun, somut durumların ve ayrım noktalarının tesbit edilmesi, pratiğe yararlı soyutlamalara dönüştürülmesidir. Sözgelimi; Ekim devrimi ile dünyada açılan süreç yeni bir konjonktürü ve ilişki-çelişkileri ifade eder. Artık ortada yeni bir dünya manzarası vardır ve en azından bu manzarada kapitalizm ilk kez ete-kemiğe bürünmüş net bir alternatifle karşı karşıyadır. Şüphesiz bu durum yüzyılın hemen başındaki durumdan farklıdır, dolayısıyla dönemsel ayrım noktaları bulma şansı vardır.

3. Bunalım dönemi kavramı da, 2. Paylaşım savaşı sonunda oluşan yeni dünya manzarasının açıklanma çabasının bir ürünüdür. Gerçekten, bu döneme salt yüzeysel olarak baktığımızda bile, geçmişe oranla farklı bir şeylerin olduğu net olarak görülür.

Öncelikle, 2. Paylaşım savaşı sonrasında sosyalizmi seçmiş ülkelerin sayısı ve gücü artık çok farklı bir noktadadır. Dünya yüzeyinde sosyalizm, somut yüzölçümü anlamında olsun, politik etkinlik açısından olsun çok yaygın bir haldedir ve dünyanın hatırı sayılır bir bölümü emperyalizmin egemenlik alanı dışına çıkmıştır. Sosyalist ülkelerin nitelikleri, zaafları, kendi aralarındaki derin çelişkiler ve bu çelişkilere rağmen sosyalizmin bir “blok” oluşturup oluşturmadığı çok tartışılabilir. Geçmişte de tartışılmıştır ama herşeye karşın görmezlikten gelinemeyecek olan, bu ülkelerin toplamının o konjonktürde emperyalist kontrolün dışında olduğu ve politik-askeri-ekonomik bir güç olarak yer aldığıdır. Yani, ortada, kendi içinde nasıl bölünmüş olursa olsun, emperyalizmin her davranışı sırasında hesapladığı, dolayısıyla da bu davranışları sınırlayan bir somut güç vardır. Bu konumlanış, sahnede yalnız SSCB’nin yer aldığı geçmiş döneme göre yeni bir durumdur ve kuşkusuz bu emperyalizm açısından politik-ekonomik bir daralma anlamına gelmiştir.

Kontrol alanının daralması salt yüzölçümsel bir olgu da değildir. Salt pazar daralması değildir. Sosyalizm, bu süreçte, sosyalist ülkelerin bütün iç zaaflarına karşın olağanüstü bir etki ve prestij kazanmıştır. Dolayısıyla bu prestij ve dönem boyunca yükselerek süren halk savaşları da aynı hesap hanesine eklenmelidir. Üstelik bu savaşların, emperyalist pazarı ve kontrol alanını daraltmaları için mutlaka zafer kazanmış olmaları da gerekmiyordu. Halk savaşlarının bizzat varlığı ve sürdürülüyor olmaları bile, bağımlı/yeni sömürge ülkelerin bir çoğunu yatırımlar açısından öyle bir “güvenilmezlik” noktasına sürüklemiştir ki, sonuçta “parayı sokağa atmayı” rasyonel bulmayan tekeller açısından bu ülkeler “fiilen” pazar olmaktan çıkmışlardır.

Öte yandan aynı süreç, dıştaki daralmayı içe, metropollere de taşımış, pazarları genelde daralan emperyalizm, kendi metropollerinde de refah ve esneklik payını düşüren, krizleri sıklaştırıp derinleştiren etkiler yaşamıştır. Dönem bir bütün olarak incelendiğinde, dıştaki yaralar ile içteki toplumsal hareketliliği kronolojik olarak izlemek mümkündür ve bu denk düşmeyi “Metropol gençliğinin ulusal kurtuluş savaşlarından ideolojik etkilenişi” faktöründen çok ( ya da onunla birlikte ) esas olarak ekonomik kökenler açısından ele almak gerekmektedir.

Yani bu dönem, ciddi bir nüfuz daralması dönemidir. Ve hatta bu “daraltıcı” faktörler arasında, sosyalizmle hiç ilgisi olmayan önderlikler altında gelişen ulusal-dinsel hareketleri bile saymak gerekir.
Öte yandan aynı dönem, emperyalizmin normal çözüm yolu olan “genel paylaşım savaşı” yolunun da tıkalı olduğu bir dönemdir. Şüphesiz böyle saptamalar hiç bir zaman tam bir kesinlikle ortaya konamaz ama o konjonktürde pazar sorununun yeni bir dünya savaşıyla çözülmesi gerçekten de pek kolay değildir. Artık ortada başka alternatif ve potansiyel güçler vardır ve dünya üzerinde pervasızca savaşılmasına izin vermeyecek bir ilişkiler zemini üzerinde dönmektedir. Karşılıklı konumlanış, durmadan yükselen olağanüstü bir silahlanma seviyesine yol açmış, Amerikan politikacılarının pek sevgili atom bombalarıyla öğündükleri 40’lı yıllar çabuk geçmiş, ortaya bir denge çıkmıştır. Böyle bir manzarada artık “cihan harbi” ile sorunları çözmek bir yana, savaşın ortada “cihan” diye bir şey bırakıp bırakmayacağı kuşkulu hale gelmiştir.

Bütün bu koşullar, dönem boyunca emperyalistleri, bir yandan “sıcak savaş” çığırtkanlığını sürdürürken, öte yandan aslında “soğuk savaş” ve “bölgesel çatışmalar” ile yetinmeye zorlamıştır. Emperyalistler açısından pazar sorunu çözmek için kendi aralarında ya da sosyalizme karşı bir dünya savaşı açmanın imkanları daralıp sınırlanmıştır. (1)

Yine aynı dönemde, aynı koşulların ürünü olarak “entegrasyon” dediğimiz olgu da meydana gelmiştir. Emperyalistler bir yandan daralan egemenlik alanları üzerinde alttan alta boğazlaşırken, öte yandan sosyalizmin ve ezilen halkların tehdidi altında “ittifak”lara zorlanmışlardır. Bu durum, bir paradoks gibi görünse de, onların iç çelişkilerinin zayıflamasının değil, şiddetlenmesinin bir sonucu olmuştur. Yani, çelişkiler şiddetlenmiş ama yaşanan koşullar sonucunda bu çelişkiler farklı boyutta bir kapışma şeklinde sürmüş, zaman içersinde bu kapışmanın kurumsal zeminleri de oluşmuştur. Bu dönem boyunca gözlenen olgu, eski günlerin (ittifak-itilaf ya da mihver-müttefik gibi) karşılıklı politik-askeri kamplaşma örgütlerinden çok, bütün belli başlı emperyalist devletleri kapsayan NATO türü bütünsel askeri teşkilatlar ve emperyalist zincirin bütünü üzerinde etkileri olan IMF, OECD, Dünya Bankası gibi politik-ekonomik kurumlardır. Ve artık kapitalist devler arasındaki çıkar savaşımları bu tür örgütler bünyesinde kızışmaktadır. Süreç boyunca Avrupa ve Japon kökenli çıkışlar, ciddi çelişmeler görülse de, bunlar doğrudan kapışma seviyesine varmamaktadır. (2)

Sonuçta görülen manzara, özetlersek; yeni dönemde emperyalist pazarların ve kontrol alanlarının olağanüstü daralışı karşısında, bu tıkanıklığın aşılmasının “normal” şartlarının oldukça kısıtlı olmasıdır, ki işte tam bu nokta, emperyalizm açısından çok öldürücü bir noktadır. Gerçekten de, emperyalizm, tarihindeki en ağır koşulları bu dönemde yaşamıştır. Ve emperyalizm, kendisi açısından ölümcül nitelik taşıyan bu çelişkileri başlıca iki yolla aşmaya çalışmıştır: Bir soğuk savaş dalgasıyla birlikte ekonominin uç noktaya varan militarizasyonu ve yüzölçümsel olarak daralan pazarın derinlemesine büyütülmesinin bir yöntemi olarak yeni-sömürgecilik… III. Bunalım dönemi olarak adlandırılan sürecin en belirgin özellikleri bunlar olmuştur. (3)

Gerçekten, emperyalist ekonomi bu dönemde bütün tarihi boyunca ulaşamadığı bir militarizasyon seviyesine ulaşmıştır. Nükleer yarışa bağlı olarak olağanüstü düzeyde geliştirilen askeri üretim teknolojileri ile bölgesel kışkırtmaların çakışması bu açıdan bir rastlantı sayılamaz. Böylece kapitalist ekonomi daralan pazarlar çıkmazında kavrulurken, normal yollarla yaratamayacağı bir pazar ve üretim kapasitesini yakalayıp sürdürebilmiştir. Sözgelimi bir Pershing füzesinin çeşitli parçalarının 600 civarında ayrı şirket tarafından siparişlerle yapıldığını düşünürsek, manzara kolayca ortaya çıkar. Öyle ki, zaman içerisinde ekonominin ritmi askeri programlara bağlı hale gelmiş, kriz devreleri ile askeri sorunlar arasındaki ilişki kronolojik şekilde izlenebilir olmuştur. Emperyalist ekonomi giderek kendisine ilaç diye bulduğu olgunun “bağımlısı” haline gelmiştir.

Emperyalizmin her zaman savaşlar ve savaş için harcamalar demek olduğu kuşkusuz doğrudur. Ama bu kez sözkonusu olan şey, yukarıda sözünü ettiğimiz daralma ve bu daralmanın geniş çaplı bir savaşla açılamıyor oluşuyla ilgilidir. Bu kez açmaz ölümcül şekilde büyüktür ve askeri ekonomi bu tıkanıklığı açmak için devasa bir araç halinde kullanılmaktadır.

Öte yandan, yeni-sömürgecilik de basit bir siyasal tercih sorunu değildir; aynı tıkanıklığı aşma sorunu ile ilgilidir. Politikanın özü, pazarın “derinliğine” geliştirilmesi ve egemenliğin yeni bir boyutta pekiştirilmesidir. Eski sömürgeciliğin kaba yöntemleri (birden değil, zaman içersinde) terkedilmiş, sermaye ihracının bileşiminde kısmi değişiklikler yaratılarak, çok uluslu şirketlerin yerli birikimle içiçe geçmeleri ve “birlikte” üretim yapmaları sonucu nisbi bir gelişme yaratılmıştır. Borçlandırmayla desteklenen bu program, bir “sanayileşme hamlesi” havası oluşturarak bu ülkelerin sosyal-ekonomik çehresini değiştirmiş, bu arada feodal güçlerin “zenginleştirilerek” çözülmesinin kısmi gerçekleşmesi de pazar ilişkilerini en uç köşelere dek yaymıştır, ki bu, pratikte yüzölçümü değişmeyen eski “pazar”ın giderek daha fazla sermaye ve ürünü emebilecek duruma getirilmesi, yani kapasitesinin ve hacminin arttırılması anlamına geliyordu.

Olgu, salt iktisadi sonuçlar yaratmakla kalmadı. Öncelikle emperyalizme nisbeten yeni bir egemenlik biçiminin imkanlarını sağladı. Eski CIA patronlarından J.F.Dulles’in deyimleriyle; “Eğer batı, sömürgeciliğin, statükonun devamıyla sonsuza dek sürüp gitmesini isteseydi, şiddetli bir devrimi kaçınılmaz kılacak ve kaçınılmaz bir yenilgiye uğrayacaktı.” (akt..: Avcıoğlu) Şüphesiz bu bütünüyle Dulles’in paranoyasından ibaret değildi ve tam böyle bir noktada yeni-sömürgeci egemenlik biçimi eski biçimlerden farklı avantajlar sunuyor, ikili anlaşmaları, borçlandırmalar ve uluslararası finansal-askeri kurumların etkinlikleriyle sahte bağımsızlık biçimlerine denk düşen yeni bir hegamonyaya yol açıyordu. Böylece aslında egemenlik bir yandan biçimsel olarak gizlenirken, diğer yandan da güçlendirilmiş oluyordu. Doğrudan işgalin ya da kaba sömürgeciliğin iğreti yapıları yerine, kollarını “modernleşme” yoluyla ülkenin her yanına uzatabilen güçlü bir merkezi otorite geçiyor, baskı mekanizmalarının etkinliği daha tam ve yaygın hale geliyordu. Koruma şartlarında geliştirilen tekelci burjuvazinin ağırlığı altında ama ülkedeki diğer gerici güçleri de gözeten bir yönetim tarzı olan “oligarşik diktatörlük”ler bu dönemin karakteristik unsurudur.

Ve tabii pazar ilişkilerinin genişlemesi, hızlı (ve çarpık) kentleşme, yaşam standartlarındaki boyut değişiklikleri, sosyal kademelerin çeşitlenmesi gibi bir dizi faktör de bütün bunlara ekleniyor ve halkın, çalışan sınıfların siyasal tutumlarını etkileyen sonuçlar yaratıyordu.

Kısaca, yeni-sömürgecilik bir dizi iktisadi ve politik amacı birarada gerçekleştiren zorunlu bir uygulama halinde gündeme geliyor ve bütün bir süreç boyunca etkili oluyordu. (4)

  • YENİ-SÖMÜRGECİ İLİŞKİLER veTÜRKİYE

A) Sürecin Başlangıcında, Yerli Birikim ve Bütünleşme Potansiyeli

II. Savaş sonrası Türkiye’ye şöyle bir baktığımızda, herhalde o dönem için yapılabilecek en anlamlı saptama, onun bir “muz cumhuriyeti” olmadığıdır. Yani Türkiye sıfır noktasında değildir.

Burjuva bir önderlikle gelişen ya da başlangıçtaki kendiliğinden direnişler döneminden hemen sonra burjuva önderliğin hegemonyasına giren 1919-23 savaşı bittiğinde, ortada artık bir burjuva cumhuriyet vardır. Kürdistan’ı da bölge ülkeleriyle cetvel hesabı paylaşan ve bir parçayı sömürgesi kılan Kemalist cumhuriyettir bu. Daha doğru bir deyimle söylenirse, aslında olan şey, yeni bir “sömürgeleştirme” fiilinden çok, var olan imparatorluk sömürgelerinden elde kalan son bir parçanın “muhafazası”dır. Ama bu kez daha farklı bir biçimde: Varlığını da yadsıyarak…. Böylece Kuzey Kürdistan açısından ortaya klasik sömürgeciliktende farklı olarak bir tür iç-sömürge tarzı çıkmış ve üniter mantığın içinde, bir dizi başka faktörün de etkisiyle ilişkinin sömürgeci niteliği bulanıklaştırılmış, uzun süre gizlenebilimiştir.
Öte yandan, burjuva cumhuriyetin seçtiği yol bellidir.

Seçilen yol; kapitalizmdir. Ve 1920’lerin “tek bir zincirin halkalarından oluşan” dünyasında bu yol seçildiğinde, emperyalizmden bağımsız olmak mümkün değildir. Ve zaten bu objektif gerçek bir yana Kemalist kadronun böyle bir derdi de yoktur. Henüz savaş sürerken bile hem sözel düzeyde, hem de pratik uygulamalarda emperyalizme ilişki isteği net olarak gözlenir.

Zaten bir ölçüde sonraki süreç, bir ikilem içine sıkışmışlıkla karakterize olur. Bir yanda seçilen kapitalist yol vardır, diğer yandan da bu yolun bağımsız gelişiminin (yönetici kadronun bu istekte olduğunu varsaysak bile) önünün baştan tıkalı oluşu…

Yani, sözgelimi 18. ve 19. yüzyıl Avrupasında olduğu gibi feodalizmin tasfiyesiyle yeni üretim ilişkilerinin önünü radikal biçimde açmak, bu yolla yoğun birikimler yaratmak imkânı fiilen bulunmamaktadır. 1920’lerde böyle bir yalıtılmış ada yeryüzünde bulunmamaktadır ve zaten Kemalist kadro böyle istek ve kararlılık içinde değildir. Kadro, başından itibaren ülkedeki en geri kesimlerle işbirliği içine girmiş, statükoları çok sarsmamaya özen göstermiştir.

Böylece yaşanan süreç, başta “yüce kurtarıcı”nın kendisi olmak üzere eski “savaşçı” kadronun zenginleşerek belli birikimlere ulaştığı, ticaret burjuvazisinin palazlandığı bir süreç olmuş, ama baştan beri emperyalizmle temas halinde olmasına karşın bu birikim yine de sınırlı kalmıştır. Emperyalizmle ekonomik ilişki ise daha çok “acenta”lık düzeyini aşamamıştır. Ama her şeye karşın 45’lere gelindiğinde ortada varolan birikimi çok küçümsememek gerekir. Özellikle “devletçilik” sürecinde palazlandırılan “ticaret erbabı” artık daha “büyük işler”in hevesi içindedir. Ortalık bir Afrika sömürgesi toprağı gibi bomboş değildir, yani; emperyalizm bugünkü işbirlikçi güçleri yoktan varetmemiştir; Zaten öteden beri kendisiyle temas içinde gelişmiş bir güç vardır.

Bu nokta 1945’lerde tıkanma ve açılım noktasıdır. Emperyalizm, artık yeni bağımlılık ilişkileri isteği içindedir ve Türkiye -coğrafi konumu da dahil olmak üzere- her açıdan bu yeni ilişkilerin modeli olarak düşünülmektedir.

Artık sözkonusu olan, mevcut potansiyel ile emperyalist yatırım kanallarının içiçe geçmesi ve böylece zaten varolan işbirliğinin yeni bir boyuta sıçramasıdır. Bunun için, bütün teslimiyetçiliğine karşın yine de emperyalizmle hizmette hantal kalan bir yönetim kuşağı tasfiye edilmiş, bütünleşmenin önünü en büyük hızla açabilecek olan bir popülizm yakalayabilmiştir. “Çok partili demokrasi” aşkının aynı döneme denk düşmesi bu açıdan bir rastlantı değilidir, ki aynı sürece kırk yıllık bunaltıdan bezgin düşmüş yığınların gelişme isteği de denk düşmüş ve bu noktada TC tarihinin en işbirlikçi ve en halk düşmanı kadroları, en büyük kitlesel desteği yakalayabilmişlerdir.

Böylece yol düzlenmiş ve Türkiye yeni-sömürgeciliğin uygulandığı başka ülkelere oranla daha hızlı bir tempoyu yakalayabilmiştir. Bu fark önemlidir; çünkü böylece süreç hızlanırken, bir yandan düzene daha yüksek bir yedekleme kapasitesi sağlanabilmiş, öte yandanda “işgalin gizlenişi” daha elverişli bir zemine oturmuştur.

B) Bir Özet… “Kalkınma Hamlesi” Ve Çarpık Tekelleşme

Bu noktada “emperyalizmin ülkeye girişi” gibi kavramlar ve tanımlamalar kuşkusuz yersizdir. Sözkonusu olan şey, aslında emperyalizmle ilişkiler açısından kesintisiz bir sürecin devamıdır.

Dönemin koşulları içinde Türkiye’ye yüklenen rol, hem bölgesel düzeyde bir “ileri karakol” olma durumu, hem de “derinleşen bir pazar” konumudur. Rockefeller’in o günlerde Eisenhower’e sunduğu rapor durumu anlatmak açısında aslında oldukça yeterlidir. “Hükümet (ABD hükümeti), özel sermaye yatırımlarını cesaretlendirmeli ve onlardan akıllıca yararlanmayı bilmelidir. Bu yatırımlar yardımıyla birçok siyasal amaca ulaşabilir. Bu tip özel sermaye yatırımları, zamanla bütün gayri-meşru muhalefeti ve politikamıza karşı direnişi ortadan kaldırabilmeli ya da nötralize edebilmelidir. Ayrıca bizi desteklemekte kararsız ve sallantılı olan bütün özel girişim ve çıkar çevrelerini etkilemelidir. Aynı zamanda, ABD ile işbirliğine hazır yerli işadamlarına yardım arttırılmalı ve böylece bu işadamlarının ilgili ülkelerin ekonomisinde kilit noktaları ele geçirmeleri, buna dayanarak politik etkilerinin artması sağlanmalıdır.” (Avcıoğlu)

Olağanüstü bir kibarlıkla söylenen bu sözler aslında bir dönemin temel politikalarıdır. İkili Anlaşmalar, NATO’ya giriş, ODTÜ’den MTA’ya, Planlama’ya dek her köşeye yayılan “uzman”lar, askeri ünitelerin yeniden düzenlenişi ve bağımlılığın her yönden derinleştirilip pekiştirilmesi süreçleri birbirini izler. Bu arada kredilerle desteklenen ve pazarı bütünselleştiren (ABD uzmanı Thornburg’un deyişiyle “küçük küçük Türkiye’leri birbirine bağlayan”) ulaşım-iletişim projeleri gelişirken, öte yandan yerli işbirlikçilerin birikimi ile çok uluslu şirketlerin yatırımları “ithal ikameciliği” diye nitelenen bir süreçte buluşup kaynaşmaktadır. Marshall yardımından, askeri fonlardan aktarılan “hibe” lere kadar hatırı sayılır kaynaklar bu işe koşulur. Kredilerin dağılımı TSKB gibi araçlarla uygun şekilde düzenlenir; daha doğrusu aslında “para parayı çeker” ve bu dağılım belirli noktalarda yoğunlaşır. Yabancı sermaye yasaları ve bütün mevzuat “Batı’da hayranlık uyandıran” bir şekle sokulurken miktar olarak çok fazla olmayan ama çeşitli anlaşma biçimleriyle bağımlılık ilişkisini pekiştiren bir sermaye akışı hızlanır; sınırsız kâr transferi, kredi-vergi-kota kolaylıkları, teşvik yasaları ve devlet işletmelerinden sağlanan ucuz girdiler… Hepsi, çarpık ve suni şekilde büyüyüp tekelleşen bir sanayi yapısının oluşturulmasına hizmet ederler.

Sonuçta, gerçekten bu dönemde yaratılan, sözgelimi 30’lu yıllarla kıyaslanamayacak bir “büyüme” ve “kalkınma” görünümüdür. Bu, baştan sakatlanmış ve bir süre sonra tıkanacak olan yapay bir sanayileşme atmosferidir ama yine de varlığı inkâr edilemez.

Böyle normal olmayan, emperyalizme bağımlılığıyla kendi dinamiği sakatlanmış bir “gelişme”, emperyalizmin işbirlikçisi durumundaki burjuva kesimler açısından da “normal olmayan” büyüme biçimleri yaratmış ve Batı’daki tarihsel evrime pek benzemeyen bir yoldan olağanüstü hızlı bir tekelleşmeye yol açmıştır. Kredilerin dağılımından kolaylıkların binbir çeşidine dek uzanan bir korunma ortamında emperyalizmle bağımlılık ilişkileri içinde büyüyen yerli birikim, kısa sürede ve sıçramalar yoluyla tekelleri yaratmıştır. Ve kuşkusuz bu süreç, serbest rekabet koşullarındaki merkezileşme ve yoğunlaşma eğiliminin bir ürünü olan bilinen tekelleşme tarzına oranla daha zayıf ve yapay bir olgu yaratmıştır. Zaten emperyalizm çağında herhangi bir ülkede, bilinen (deyim yerindeyse “doğal”) yoldan bir kapitalist gelişme ve tekelleşme de mümkün değildir ve mevcut birikim ancak bir dışa bağımlılık ilişkisi çerçevesinde, bir “oksijen çadırı” mantığı içersinde tekelleşme şansına sahiptir. Dolayısıyla ortaya çıkan durum, batıdaki finans kapital olgusundan oldukça farklı, zayıf ve kendi dinamiklerinden büyük ölçüde yoksun bir tür tekelleşmedir.

C) Politik Biçimleniş Ve Oligarşi

Böylece oluşan işbirlikçi tekelci katmanların ise politik düzeyde bütün yapı üzerinde tam hakimiyeti, dolayısıyla bir finans oligarşisi manzarası göstermesi beklenemezdi. Feodal yapı ile karşılıklı konumlanış böyle bir zayıflığın üzerinde oluşmuştur. Geri üretim yapılarını tümden tasfiye eden köklü (ve bu anlamda “normal”) bir süreç yaşanamazken, buna parelel olarak politik düzeyde de ülkedeki en geri güçlerle ittifak kendini bir zorunluluk olarak dayatmıştır. Bütün bu süreç bir çelişkiler-ittifaklar yumağı halindedir; geri adımlar, ileri doğru ataklar yapmak ama hiçbir zaman tam cepheden karşılaşmamak, süreç boyunca tekelci burjuvazinin tavrını karakterize etmiştir; daha doğrusu tekelci burjuvazi böyle bir tavra mahkumdur.

Ancak, feodal ilişkilerin zaman içerisinde uğradığı “çözülme” de yadsınamaz bir gerçekliktir. Zaman içerisinde, ülkede bağımlı kapitalistleşmenin gelişimiyle birlikte, feodal ilişkilerin salt kendine yeterli, su sızdırmaz- dışa kapalı yapısı önemli ölçülerde çözülmeye uğramış, kapitalist pazar ilişkileri uç noktalarına dek yayılma göstermiştir. Süreç boyunca tarım-sanayi dengesinin sürekli tarım aleyhine bozulması yanında, değişikliğe uğratılan ve merkezi iletişim-ulaşım mekanizmasıyla metropole bağlanan tarımsal yapı, kapitalist pazar ilişkilerinin girebileceği önemli gediklerle parçalanmış, sonuçta kapitalist üretim ilişkileri ülkenin hakim biçimi haline gelmiştir.

Üstelik, bütün bunlar, statükoyu fazla sarsmadan, politik dengeleri (mecburen) koruyarak, bağımlı kapitalistleşme sürecinin seyri içinde gerçekleştirilmiştir. Sözkonusu olan, bir üretim ilişkisinin güçlerinin bir diğerini kendi gelişim dinamiğiyle tasfiye etmesi, yani bir yüzey üzerinde bir şeyin genişleyip diğerini yok etmesi değil, yeni-sömürgeci ilişkilerin daha karmaşık bir açılımıdır. Feodalizmin bağrında gelişip serpilip nitel bir sıçramayla onu tüketen bir kapitalist gelişmeden çok, yeni sömürgeciliğin temel mantığı içinde geliştirilen bir yapı vardır ve burada derinleştirilen kapitalist ilişkiler, ülkedeki en geri güçlere de çıkarlar sağlayan bir yapı göstermiştir. Devrimci bir tasfiyenin tam aksine, yöntemin temel unsuru, mevcut güçlü tarım kesimlerinin çıkarlarının mümkün olduğunca korunması, hatta bu kesimlerin hem nakdi kazanç, hem de mülkiyet açısından daha da zenginleştirilmesi olmuştur. “Gerilerken zenginleşme” ve çoğu durumlarda da bu zenginliğin ticarete ve yatırımlara akması dönemi karekterize etmiştir.

Böylece tarımda ortaya “kısmen geçişli” ve “daha fazla kademeli” bir yapı çıkmış, kırda (katı feodal düzenin serf-senyör ilişkisinden farklı olarak) sosyal tabakalaşma çeşitlenmiş, eski usül büyük toprak sahiplerinden, kapitalist işletmelere, küçük üretimden, tarım işçilerine dek uzanan daha renkli bir yapı çıkmıştır. Tarımdaki atıl birikimlerden sanayiye kaymalar gözlendiği gibi, kapitalist şirketlerin de tarımın belli dallarına sıçramalar yaptığı görülebilmiştir. Her halükârda sözkonusu olan şey, tarımın zaman içerisinde eski kendi içinde dönen sisteminden uzaklaştırılıp merkezi pazara bağlandığı ve yeni-parasal ilişkilere giderek daha fazla angaje edildiğidir. (5)

Bütün bu gelişmelerle, nüfusu atıl halde bünyesinde tutan kapalı feodal yapılar yıprandıkça ve makineleşmenin de etkisiyle toprağın temerküzü yeni bir boyutta gerçekleştikçe, hergün artan sayıda insan kırdaki köklerinden sökülüp fırlatılmış ve çarpık kapitalist sanayinin emme kapasitesiyle orantısız şekilde kentlere yığılmıştır. Son kırk yılda kentlerin nüfus oranları adım adım yükselmiş ve ortaya daha sonra açacağımız marjinal yerleşim biçimleri ve marjinal geçim sağlama yöntemleri büyük bir hızla çıkmıştır.

Yeni-sömürge tarzı kapitalistleşmenin bir başka sosyal sonucu da merkezi devlet otoritesinin ve iletişim-ulaşım ağının ülkenin en uç köşelerine dek -bir klasik sömürge ülkeyle kıyaslanmayacak ölçüde-yayılması, her köşede hissedilir olmasıdır. Kapitalist pazar ilişkileri yayılırken belirli bir alt yapıya dayanarak devlet kurumları da kendini önceden ulaşmadığı bölgelere yaymış, idari-hukuki etkinliği ve zor güçleri anlamında daha kesin egemenlik biçimlerine varmıştır, ki bu durum “içsel olgu” konumundan ötürü aynı zamanda emperyalist hakimiyetin yayılması anlamına gelmektedir. Ve tabii aynı kapıdan yeni değerler, ideolojik araçların etkinliği ve politik dalavereler de girmiş ve yerel güç sahiplerinin de sürece katılımıyla bütün ülkeye yayılmıştır.

Sonuçta ortaya ülkenin yönetimi anlamında da batıdaki örneklerinden farklı, yeni sömürgeye özgü ilişkiler ve bu ilişkilerin karmaşık bir bileşimi çıkmıştır. Kırdaki hakim güçlerle doğrudan hesaplaşmayan ama alttan alta kapışırken bir yandanda işbirliğine giden tekelci burjuvazi, böylece onları da içine alan bir yönetim tarzı yaratmışıtr. İşbirlikçi tekelci güçler ile diğer gerici sınıfların en elit tabakalarının bu eşitsiz ve çatışmalı ittifakı, kendisini bir oligarşik yönetim olarak ortaya koymuştur.

Oligarşik yönetim, gelip geçen hükümetlerin ötesinde, ülke yönetiminin tam kendisi olarak belirmiştir. Ülke, görünüşte politik kadrolar (daha çok da politik-askeri kadrolar!) tarafından yönetilmektedir ama bu görünüm esas yapının gözden kaçırılması için gerekçe değildir. Esas yapı, sürekli ve kalıcı olan devlet mekanizmasıdır. Egemen sınıfların güç ilişkileri -ve çatışmaları- bu oligarşik mekanizma içinde somutlaşıp kurumlaşmıştır.

Şüphesiz oligarşi kavramı çatışmasız-durağan bir güçler ilişkisini ifade etmemektedir. Oligarşi, tekelci burjuvazi açısından zorunlu bir iktidar paylaşma durumu olmuştur ve zaman içerisinde bu paylaşımın oranları hiç de sabit kalmamıştır. Başından beri burjuvazinin belirgin üstünlüğüyle yürüyen devlet gemisinde, bu kesim her geçen gün daha fazla güç kazanmış, daha belirleyici hale gelmiştir. Hatta aynı süreçte burjuvazinin çeşitli klanları arasında da güç dengeleri değişmiştir.

Öte yandan bu yönetim tarzı, emperyalizmle ilişkiler açısından da yeni bir durumu ortaya çıkarmış, artık işbirlikçi burjuvaziyle bir bütün hale gelen emperyalist çıkarlar dıştan dayatılan bir şey olmaktan çıkmış, gelip ittifakın odak noktasına oturmuştur. Oligarşik Blok’un bir parçası olarak emperyalizm bu kez daha üstü örtülü ama daha sağlam biçimde ülkeye hakim olabilmiştir. (6)

D) Kriz, Faşizm Ve Devrimci Durum…

Böyle bir başından sakatlanmış gelişim, doğası gereği, yapısal bir olgu olarak krizi barındırmakta, onu dönemsel bir olgu olmanın ötesine taşıyarak sürekli kılmaktadır. Yeni-sömürgelere özgü bu durum, teorik düzeyde “Milli Kriz” ya da “Devrimci Durum” kavramlarını zorlamış ve yeniden yorumlama gereğini doğurmuştur. Kabaca, toplumun bütününü sarsan bir politik-iktisadi-sosyal buhran sonucunda artık ezenlerin eskisi gibi yönetemediği, ezilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemediği bir durumun ortaya çıkması demek olan milli kriz, klasik biçimiyle; yani gelişmiş kapitalist ülkelerde, sistemin genel bunalımının derinleşme noktalarına bağlı olarak belirli dönemlerde oluşabilmektedir. Belirli dönemlerde, düzen her alanda çıkmaza sürüklenmekte, bütün çiviler çıkmakta ve proletaryanın iktidara el koyması için (Subjektif durumun yaratılması koşuluyla) uygun koşullar çıkmaktadır ki subjektif faktörle tamamlanan bu durum marksist terminolojide “devrim aşaması” olarak tanımlanmıştır.Yani burada, uzunca bir evrim süreci sonunda ulaşılan ve nisbeten kısa sayılabilecek bir esas vuruş momenti sözkonusudur.

Oysa, ülkemizde ve benzeri ülkelerde çivi daha başından çıkmış durumdadır. Bağımlı gelişme başından beri ülkeyi ekonomik-politik-sosyal olarak hastalıklı bir sürece itmiş ve genel istikrarsızlık, hızlanarak yaşanan çürüme-çöküntü durumu zamana yayılmış, karakteristik bir çizgi olmuştur. Nisbeten kısa dönemlerde varlığını duyuran milli kriz yerine, sürecin bütününü kapsayan, giderek derinleşen (ve derinleştirilmesi devrimci iradenin müdahelesine bağlı olan) bir süreklilik vardır. Aynı hastalıklı yapı ve bu yapının bir burjuva demokratik devrim sürecinden geçmemiş olması, faşizm konusunda da koşulları dikkate alan değerlendirmeleri gerektirmiştir. Yalnızca Alman ve İtalyan örneklerini dikkate alarak orada takılıp kalan, faşizmin “tekelci sermayenin en azgın yönetimi” olduğunu yinelemek, onun bağımlı ve yeni-sömürge ülkelerde aldığı yeni biçimleri görmezlikten gelmek zaten sağlıklı bir durum değildir. Bilinen demokratik yoldan geçmeden gelişen ve sürekli istikrarsızlık çukurunda boğulan yeni-sömürge düzeni, faşizmi içinde sürekli ve yapısal bir unsur halinde barındırmakta ve çeşitli biçimler altında kendini göstermektedir. Çürümüş bir parlamentonun varlığı çoğu kez oligarşik yönetimin faşist niteliğini gizleyen bir örtü olmakta ve zaten çok sık olarak bu örtü de ortadan kaybolmaktadır.

Dolayısıyla, hükümetlere ya da sivil faşist çetelerin güçlenip-zayıflamasına takılıp kalan bir faşizm anlayışı, ağaçların ardındaki asıl ormanı gözden kaçırmak anlamına gelmektedir, ki bu durum özellikle geçmişte bir dizi hatalı mücadele çizgisinin de kaynağını oluşturmuştur.

Aynı şekilde, yeni-sömürge özgünlüğünün sağlıklı kavranamaması genel olarak solda “devrimci durum” ve “kriz” konusunda doğru olmayan anlayışları geliştirmiş, bu durum evrimci aşama ya da devrim süreci üzerine kafa karışıklığını da üretmiştir. Belirli “kriz” anlarına yönelik beklenti ve temel mücadele biçimi konusuna “dönemsel” bakılması, bu konudaki en ciddi yanlış olmuştur.

Oysa, krizin zamana yayılarak, giderek derinleşen bir süreklilik hali göstermesi evrim ve devrim kavramlarını da klasik tanımlanışlarından farklı bir noktaya sürüklemiş, onları birbirini izleyen ayrı süreçler olmaktan çıkarmıştır. İki aşama, ya da iki aşamanın temel unsurları birlikte yaşanmakta ve bu durum iki aşamaya özgü devrimci yöntemlerin bir yeni harmanlanışını gerekli kılmaktadır.

Zaten, böyle bir irdeleme ile THKP-C anlayışında varılan en özlü nokta bu yeni harmanlanış biçimidir. Kuşkusuz klasik biçimde de, sözgelimi Rus Devriminde aşamalar birbirinden bıçakla kesilir gibi ayrılmaz, ama bu kez sözkonusu olan “hazırlık ve saldırı” unsurlarının ve yöntemlerinin daha grift bir ilişkisidir, yani iki aşamanın çalışma biçimlerinin birlikte ve yeni bir oranla kullanımı vardır. Siyasi güç ile maddi-askeri gücün birlikte büyütülmesi bu mantığın temel noktasıdır. Devrimci mücadelenin ilk anından başlayarak silahlı devrim mücadelesinin bütün sürecin eksenine oturması ve daha en baştan silahlı eylemin salt bir politik açıklayıcı olmanın ötesinde bir halk ordusunun günbegün yaratılması işlevini yüklenmesidir. Uzun bir hazırlık sonucu gerçekleşecek Ekim momentini değil de sürece yayılan bir uzun savaşı önüne koyan, bu anlamda silahlı mücadeleyi dönemsel değil bütün devrim sürecine özgü olarak kavrayan mantık, özünde bu “sürekli kriz” gerçeğinin saptanmasına dayanır. Bu mantık, krizin derinleşmesine yapılan iradi müdahale ile kitlelerin örgütlenip organize edilmesini bir bütünün parçası olarak algılar.

Ve suni-denge kavramı da işte tam bu noktada bir açıklayıcı kavram olarak temel bir yer tutar.

SÜRECEK

Dipnotlar:
(1) M.Çayan yoldaş bütün bunları söylediğinde, bu fikrin Kautskizmin hangi versiyonuna uyduğu ya da Kruşçev’in ne bakımdan etkisi altında kaldığı çok tartışıldı; ama doğrusu bugün dönüp o konjonktüre bakıldığında görülen olgu, tarihin akışının en azından bu bakımdan söylenenleri haksız çıkarmadığıdır. Tabii ki bunlar yine tartışılabilir. Herhalde en kolayı da F.Ali gibi Lenin’den “özel mülkiyet düzeni varolduğu sürece, bu iktisadi temel üzerinde, emperyalist savaşlar mutlak biçimde kaçınılmaz olacaktır.” biçiminde alıntılar yapıp daha sonra “savaşların kaçınılmazlığını yok etmek için emperyalizmi yıkmak gerekir” (Stalin) gibi başka alıntılarla pekiştirmek ve en sonra da “işte bütün bunlar Mahir’in suratına bangır bangır bağırıyor!” türünden edebiyatlı sözler söylemektir. Ama böylece, herhangi bir şeyi anlamak ve çözmek bir yana, yalnızca sorunu hafifletmiş olursunuz. Sözcüklerle oynamaya hiç gerek yoktur. M.Çayan’ın işin temelini oluşturan bu zeminleri reddetmek gibi bir derdi olmadığı açıktır; yapılan şey, belirli bir konjonktürdeki görünen olguların tesbiti ve bu tesbitin devrimci çıkarımlara dayanak yapılmasından ibarettir. Sorun, düşmanın genel durumunun kavranması sorunudur.

Savaş, emperyalizmin yapısal unsuru, karakteridir. Ama bunun böyle olması, dönemsel koşullardan bağımsız olarak sabahtan akşama her an bir savaş olasılığının varolduğu anlamına gelmez. Yaşanan somut olgular, iç ve dış dinamikler ve başkabir dizi faktör bu olasılığın yaşamdaki karşılığını belirler. Genel-geçer olgunun yaşamda nasıl bir varoluş sunacağı bunlarla belirlenir. Çayan’ın yaptığı, bu yaşamdaki karşılık üzerine düşünmektir. İşin alfabesiyle yetinip, bu budur deyip bırakan bir tavra ise teorik çaba değil, olsa olsa yineleme denebilir. Oysa teorik çaba, varolan temel çıkarımların yinelenmesi değil, bu çıkarımların da yardımıyla yeni olguların anlaşılması çabasıdır.

Burada sözkonusu olan şey, F.Ali’nin dediği gibi “ipe sapa gelmez teorik didintiler” ya da “biraz ondan biraz bundan” eklektisizmi değilidir. Kruşçev’in nükleer paranoyası ve ondan üretilen “barış içinde yarış” tezleriyle Çayan’ın teorik yolu arasında bir bağ kurmak ise en azından insafsızlıktır. Kruşçev’le temelleri atılan SBKP tezlerinin temelinde, “savaşın emperyalizm yıkılmadan da bir tehlike olmaktan çıkarılabileceği”, “barış mücadelesi”nin sonucu olacak bir uzlaşma ile artık genel olarak “barışçıl dönüşümler” yolunun açılabileceği fikri vardır. Modern Revizyonizmin teorik zeminini oluşturan bu tezlerle, elinde silahı iktidar için savaşan bir insanın ne ilgisi olduğu, boşlukta kalan kocaman bir sorudur. Aynı şekilde, daha sonra, ’70’ler boyunca THKP-C ekolünden yürüyen insanların niye bu teorilerin ürünü olan “UDC-Barışçıl Geçiş” saçmalıklarıyla değil de, devrim mücadelesiyle ilgilendikleri yine bir soru işaretidir.

Yani, aklın sınırlarını zorlamaya hiç gerek yok! Hiç bir zorlama, İ.Bilen ile M.Çayan arasındaki binlerce kilometrelik uzaklığı bir milimetre olsun azaltmaz. Çayan’ın yaptığı şey bir dönemin karakteristik özelliklerini saptama çabasından ibarettir. Bu saptamalar bir zincirdir ve sağda solda benzerlikler aramak, garip garip yorumlar çıkarmak yerine, zinciri izlemek, ne söylendiğini iyi anlamak daha doğrudur.Üzüm yemenin bağcı dövmekten daha az heyecan verici olduğu doğrudur; ama daha yararlı olduğu da kesindir.

(2) THKP-C eleştiricilerinin bu konuda kopardıkları Kautskizm gürültüsünü de doğrusu çok ciddiye almak mümkün değilidir. Entegrasyon, M.Çayan’ın özel bir keşfi değil, yaşanan, herkesin çıplak gözle görebildiği bir olgudur. Burada, eşitsiz gelişme yasasının reddi filan sözkonusu olmadığı gibi, tam tersine bu olgu eşitsiz gelişme yasasının temeline oturur. Eşitsiz gelişim, emperyalizmin temel yasasıdır ve emperyalistler arası çelişkilerin hergün derinleşmesinin zeminini teşkil eder.

Emperyalizmin tek bir bütüne ulaşması, gerçekten Lenin’in dediği gibi ancak “teorik olarak tasavvur edilebilir” bir olgudur. Oysa en başta kapitalizmin doğası bunun engelidir. Entegrasyon dediğimizde sözkonusu olan ise, yumuşama değil, bütün bu temel olgulara rağmen katlanılan bir zorunluluktur. Hatta tam tersine, düşman kardeşlerin bir süre aynı evde yaşamak zorunda kalmalarına benzer biçimde bu hırlaşma çok daha boyutludur.

Bu bir saptamadır. Saptamalar eleştirilir vb… ama teorik çaba da böyle saptamalarla yürür. Tek bir yanlış yapma riskine girmeden sizden önce söylenmişleri alt alta sıralamanız da tabii ki mümkündür ama yararlı değildir. Oysa, teorik üretim, öngörüler çıkarma çabasıdır, risklidir ama gereklidir.

(3) F.Ali bu konuda işin kolayını bulmuştur. Bir dizi alıntı sonucu bize Çayan’ın III. Bunalım dediği sürecin, aslında II. Bunalım olduğunu kanıtlar. Peki, bizce de bunun bir mahzuru yok. Tutalım ki öyle olsun ve bir rakam yerine diğerini koyalım. Neyi değiştirir bu? Olguları bir milimetre yerinden oynatır mı? iki ya da üç, ya da başka herhangi bir şey; burada sözkonusu olan bir sürecin özgün niteliklerini yakalamak, bunların ülke toprağına nasıl yansıdığını anlamaktır. Çayan’ın derdi budur. Yani, “III. Bunalım gibi bir dönemi, Marks’tan Mao’ya uzanan ML klasikleri zincirinde bulmak mümkün değildir” dediğinizde çok şey değişmez. Marks’ta bunun nasıl “bulunabileceği” bir yana (ki bu F.Ali’ye özgü bir espri olabilir, bilemiyoruz) genel olarak herhangi bir kavram herhangi bir klasikte bulunmayabilir, bulunması da şart değildir. Sorun, sizin kavram aracılığıyla neyi ifade ettiğinizdir. Gerisi -herhalde yaşasaydı Stalin’in de çok canını sıkacak olan- boş bir tartışmadır.

Öte yandan F.Ali kavramın içeriği konusunda da rahat bir pozisyondadır. Bunalım dediğiniz şey zaten kapitalist temellük ile toplumsal üretim arasındaki çelişkinin ve üretim anarşisinin bir ürünüdür… Sermayenin yoğunlaşması, temerküzü zaten vardır… Dünyanın 1/3’ünün emperyalist kontrol dışına çıkması, pazarların daralması zaten Stalin’in de tesbit ettiği şeylerdir… Yeni-sömürgecilik ise zaten yarı-sömürgecilikten farklı değildir…

Zaten… Zaten… Zaten

Yani ortada konuşacak bir şey yok! Herkes huzur içinde olabilir!

M.Çayan’ın yaptığı ise, bütün bu zaten varolan şeyleri bir özgünlükmüş gibi, “egzotik kategorilerle” sunmaktır. (geçerken belirtelim, “egzotik kategori” kavramının bu fasılda ne anlam ifade ettiği henüz tarafımızdan anlaşılabilmiş değildir!) Oysa, Stalin’in 1952’de söyledikleriyle pekala yetinebilirdi! 1970’te durup nasıl bir ortamda yaşıyoruz diye çevreye bakınması hiç gerekmezdi! Aslında bugün bile böyle bir çaba gereksizdir, bakıp gördüğünüz şey -ya da gördüğünüzü sandığınız şey- zaten orada vardır! Bir sosyal-politik konjonktürel olguyu incelemek için kafa patlatmak yerine kütüphanenizle yetinebilirsiniz ya da daha iyisi biraz zahmet edip F. Ali’den sorabilirsiniz. O da size “bunun kalübeladan beri varolduğunu”, “ortada telaş edilecek bir durum olmadığını” söyler..

Bu karışıklıkta en kötü olan şey, Stalin’in de küçümseniyor oluşudur. “Dünyanın 1/3’nin kapitalist sömürü dışına çıkmış olması Mahir’in keşfi değil, Stalince saptanan bir özelliktir” demek, gerçekten çok gariptir. Çünkü ortada bir “keşif” filan yoktur. 1950’lerde önüne dünya haritasını alan her ilkokul çocuğunun görebileceği bir gerçeği “keşif” diye sunmanın da gereği yoktur. Sorun, bu manzaranın somut süreçler açısından ne türden sonuçlar yarattığının ve bu sonuçlar üzerinde nasıl stratejik-taktik politikalar üretebileceğinin tesbitidir. Stalin’in ve sonra M. Çayan’ın kafasını yoran sorun budur. Burada tutup şunu önce kim keşfetti diye sormak son derece anlamsızdır. Stalin 1952’de bir sürece bakmış, saptamalar yapmıştır. M.Çayan ve başkaları ise 1970’te yeniden sürece bakmaya, öngörüler üretmeye çalışırlar. Ve daha sonraları başkaları da başka duruş noktalarından süreci irdelerler, Marksizm-Leninizmin çözümleme zinciri böylece akıp gider.

(4) F.Ali’nin yeni-sömürgecilik kavramına neden ve nasıl itiraz ettiğini anlamak pek mümkün görünmüyor. Fakat, bütün karmaşa içinden anlayabildiğimiz şey, F.Ali’nin yine “bunlar zaten vardı” noktasında durup “Mahir’in orijinalitesinin olmadığını” gösterme kaygısıdır. İşin başından beri F.Ali, M.Çayan’a bir “orijinal olma sevdası” yükleyip sonra da bunu çürütme derdindedir. Ve tabii bunu da polemik dünyasının yaldızlı laflarıyla yapmayı seviyor: “Leninizm, onda (M.Çayan’da) bir yün yumağına dolanmış al bir iplikten başka bir şey değildir. Ama koca bir yün yumağındaki tek bir iplik nedir ki?” (Yeni Demokrasi/sayı 18 )

F.Ali böylece biraz edebi zevkimize hitabettikten sonra, esas (ve artık alıştığımız) açıklamasına geliyor: “Yeni-sömürgecilik ile yarı-sömürgecilik arasında herhangi bir farklılığın olduğu söylenemez. Her iki ifade de aynı muhtevanın iki farklı söylem biçimidir.” (a.g.y)

İşte bu kadar basit! F.Ali, herkese sesleniyor: “Durup durup başımıza yeni şeyler çıkarmayın! “

Yeni-sömürgecilik denilen olgu kırk yıldır bir yığın incelemenin, tezin konusu olmuş, F.Ali için bunların hiçbir önemi yoktur. Herşey, ta Ekim Devriminden beri vardır… Bütün bunlar II. Paylaşım savaşı sonrasına değil, tüm sürece özgü şeylerdir…

Ama işte tam böyle de diyemiyoruz… F.Ali herşeyi iyice karıştırınca rahata ermemiz mümkün olmuyor. “Belirtmeliyiz ki -diyor F.Ali- II. paylaşım savaşından sonra, dünya proletaryası ve ezilen yığınların vede mazlum milletlerin zorlamasıyla yeni-sömürgecilik denilen yarı-sömürge biçim daha da yaygınlaştı ve hemen hemen tüm alanlarda klasik sömürgeciliğin yerini aldı.” (a.g.y.)

Böyle olunca da al ipliği-boz ipliği ayırmak iyice zorlaşıyor. Çünkü F.Ali’nin itirazını anlamak zorlaşıyor. Bütün yazı boyunca (ki okurlarımız yazıyı mutlaka okumalıdır) yeni-sömürgecilik üzerine hiç de fena olmayan yorumlar yapılıyor ve bu noktaya geliniyor. Ve bütüne bakılınca geriye esas itiraz noktası olarak yalnızca F.Ali’nin “yeni” sözcüğüne olan takıntısı kalıyor.

Ama F.Ali bir kez “bağcı dövmek” için kolları sıvamıştır ve bunun için en akla gelmedik zorlamaları yapabiliyor. “İçsel olgu” sorununda böyle yapıyor örneğin.

F.Ali, emperyalizmin “asıl klasik sömürgecilik döneminde” içsel olgu olduğunu; çünkü ülkeyi fiilen emperyalistlerin yönettiğini; yarı (ya da yeni) sömürgecilikte ise emperyalizmin varlığını “dayandığı sınıflar vasıtasıyla” duyurduğuna söyleyip sürdürüyor: “Emperyalizm artık İÇSEL değil DIŞSAL bir olgudur. Bir İÇ çelişme değil, DIŞ bir çelişmedir…” Ve kuşkusuz, bunun tersini söyleyen Mahir, bir küçük burjuva yorumcudur…

İnsanın kendisini ve kavramları bu ölçüde zorlaması, bunun için enerji ve kağıt harcaması gerçekten üzücüdür. Çayan’ın söylediği şey gayet nettir ve iç-dış sözcüklerinin fiziksel-lügat anlamlarıyla hiç bir ilgisi yoktur. Klasik sömürge tarzında ülkenin temel noktalarının fiili işgal altında oluşu ve fiilen dış bir güç tarafından yönetiliyor oluşu, sömürgeci olan gücün toplumsal yapıya dışsallığıdır. Oysa, yeni sömürgecilik olgusunda sözkonusu olan şey, emperyalizmin ülkede oluşturduğu ekonomik-siyasal bir yeni bağımlılık biçimidir ve bu biçimde o artık dış bir unsur değil ülke yönetiminde, ekonomisinde vb. bir güçtür. Bizzat hakim sınıflar bloku içinde yer alan emperyalizm, ülke için artık iç bir olgudur. Bu kadar kolay kavranabilir, bu kadar basit bir anlatımı karmakarışık edebilmek öyle zordur ki, insan bunu ancak büyük bir polemikçilik hırsıyla deneyebilir.

Aslında F.Ali’de temel sorun, onun politik itirazları ya da doğru bulmadığı şeyleri söylemesi değildir; F.Ali de sorun olan şey, kendi itiraz noktalarını ortaya koyarken gerçeği zorlaması ve üstelik hiç de mütevazi olmayan bir tutumla zaman zaman seviyesiz bir şatafatlı üslubu benimsemesidir.
Yün yumağındaki al iplik!… İşte bütün yazıyı okuduktan sonra akılda bir tek bu kalıyor!
Oysa bir polemik yazısı bu denli hafif olmalıdır.

(5) Bütün bunların Türkiye’nin somut gerçekleri olması hatta bugün artık çok terorik çaba da gerektirmeden çıplak gözle görülebilmesi, yine de F. Ali için çok fazla önemli değildir. O, somut durum her ne olursa olsun, feodalizmin tasfiyesi sorununu ille de “köylü usulü hal tarzı” ve “Prusya usulü hal tarzı” denilen iki biçimden birine mutlaka sokmak derdindedir. Yaşam, bu iki tarzın önceden çizilmiş sınırlarına sığar mı çok önemli değildir.

Türkiye’de yeni-sömürgeleşme sürecinde gerçekleşen ve bugüne dek gelen şeyin, “köylü usülü” denilen tarz olmadığı, yani bir demokratik devrim sonucu feodal ilişkilerin tasfiye edilmediği yeterince açıktır. Zaten kimsenin de böyle bir iddiası bulunmamaktadır.

Ama yine de salt bunu yinelemek, ülkenin 1940’lardan bugüne değişen manzarasını bize pek açıklamaz. Türkiye, son 50 yılda gözle görünür şekilde bir yerlerden bir yerlere gelmiştir. Tarımsal ilişkilerin tümden değil ama önemli oranda çözülüşü, dengelerin gitgide burjuvazi lehine değişmesi, yaşamın her alanına kapitalist pazar ilişkilerinin girmesi ve bu arada kent ve kır nüfus oranlarının da değişmesi… vb. gibi bir dizi süreç rahatça izlenebilir durumdadır. İsimlendirmeler bir yana olguların kendisi ortadadır.

Burada, köylü usülü “aşağıdan devrim” ya da prusya tarzı “yukarıdan devrim” gibi bir ikilem çok anlamlı değildir. Zaten sözkonusu olan “yukarıdan” yada “aşağıdan” (ya da başka herhangi bir biçimde!) bir devrim değildir. Olan şey, yeni-sömürgeci kapitalistleştirme tarzının ülkede emperyalist pazarı kerte kerte genişletmesidir. Ve bu genişletmede bütün çarpıklığıyla gelişmiş, hesaplaşma bir yana işbirlikleriyle gerçekleştirilmiştir. Yani ortada iradi bir süreç de yoktur. Bağımlı kapitalistleşme kendi sonuçlarını yaratmıştır.

Tabii siz yine de “ülkemizde emeğin sömürülüş biçimi ya da sömürünün egemen şekli, yarı-feodal biçimidir” diyebilir, ülkede “yarı-feodal bir iktisat egemendir” (Yeni Demokrasi/19) türünden iddialarda bulunabilirsiniz. O güzel “sarı pabuç”larınızı sevebilir, onların hep aynı “sarı pabuçlar” olduğunda ısrarlı olabilirsiniz. Ama insanlar yine de, yazılanları okuduktan sonra durup çevrelerine bakarlar ve yazılı metinler ile gördüklerini karşılaştırırlar. Doğrusu insanoğlunun böyle bir “kötü” huyu olmasaydı, gerçekten teorisyenlerin de işi çok daha kolay olurdu…

(6) “İki yılda, üç yılda bir hükümet değişikliklerinin olduğu bir ülkede Özal, İnönü, Ecevit vb. ..’lerinin oligarşisinden sözedilebilir mi?…” (Y.D./19) diyorsanız eğer, doğrusu bizim işimiz epey zorlaşır. Böylesi bir söylemin neresinden düzeltilebileceğini saptamak için bile uzun çabalar gerekir ve sanıyoruz bu durumda en doğrusu M. Çayan’ın yeniden okumasını tavsiye etmektir. Gerçektende bu söylem Çayan’ın ifade ettiği düşüncelerin hiç anlaşılmaması demektir. Özallar, İnönüler vb. ile, gelip geçen hükümetler ile ilgili olmayan temel bir yönetim yapısından, bir hakim sınıflar blokundan bahsedilmektedir. Bu sınıflar bloku ile onların politik sahnedeki aktörlerini karıştırmak, parlementer istikrarsızlıkla blokun sürekliliğini karıştırmak gerçekten kavramdan hiç bir şey anlamamaktır.

Öte yandan, “… emperyalizmin koltuk değneklerine yaslanarak zar-zor ancak ayakta durabilen ve onun toplumsal dayanağı bir sınıf, nasıl oluyorda finans-oligarşik oluşumla aynı kefeye konulabiliyor?” diye sorulduğunda da aynı tavsiyeyi yinelemek gerekecektir. M. Çayan’ın ısrarla batıdaki finans-oligarşisinden ayrı bir şeyden sözettiğini, sözü edilen şeyin çarpık yeni-sömürge toprağındaki işbirlikçi tekellerle diğer gerici güçler arasındaki ittifak olduğu yeterince nettir. Burada yeni-sömürgelere özgü bir durum vardır ve zaten bu ayrımı vurgulamak bütün teorik çabası boyunca M. Çayan’ın en büyük derdi olmuştur.

Kaldı ki, yine en başa dönüp kavramlar-olgular tartışmasından hareketle kavramın değil olgunun önemli olduğu yinelenebilir. Yani, burada “oligarşi” sözcüğünü sevip sevmeme gibi bir sorunla karşı karşıya değiliz. Temel sorun, bu ülkedeki sınıflar kombinezonunun nasıl oluştuğu ve hangi sınıfsal güçlerin nasıl bir yapı ile yaşama egemen oldukları sorunudur. Adına ne derseniz deyin, sonuçta bu güçler işbirlikçi-tekelci burjuvaziyle birlikte, onun ağırlığı altında ülkedeki diğer gerici tabakaların üst kesimlerinden oluşmaktadır. Çin’in 1930’lardaki fotoğrafına ya da o fotoğraftan kaynaklı tahlillere sığsa da sığmasa da gerçeklik budur.

Ama siz hâlâ “Emperyalizmin cephe gerisi konumundaki, cılız sanayiye sahip, geri tarım ülkeleri olan yarı-sömürge, yarı-feodal yapıdaki ülkelerde…”, “burjuvazinin tekelci karekterde olmadığını” söylüyorsanız, artık yapılacak bir şey kalmaz. Bu durumda, en doğrusu, Türkiye sanayi ve ticaret yaşamı üzerine son kırk yılın verilerini F.Ali’ye sunup aradan çekilmektir.
Gerçektende bu konuda başka bir şey yapabilmek mümkün değildir.

SUNİ DENGE: 1

image_pdf
قد يعجبك ايضا

اترك رد

لن يتم نشر عنوان بريدك الإلكتروني.