موقع اممي ثوري ثقافي مناهض للامبريالية ومناصر لقضايا الشعوب حول العالم.

EMPERYALİZM: İŞGAL, KÖLELİK VE SEFALET DEMEKTİR

79
image_pdf

EMPERYALİZMİN SUÇ DOSYASI – 2

Bugünlerde dünya tarihinin belki de en önemli günlerini yaşıyoruz. 90’lı yılların başındaki “Körfez Savaşı” sırasında izlediğimiz “naklen haydutluk” senaryosu tarihin bu diliminde her seferinde daha azgın bir biçimde önümüze geliyor… 11 Eylül eylemini bahane ederek dünya halklarına ve özellikle Ortadoğu’ya yeni bir saldırı dalgası başlatan Amerikan emperyalizmi, daha Afganistan yıkımının külleri soğumadan, Irak halkının üzerine bombalar yağdırdı ve sonuçta Ortadoğu’da kalıcı işgal günleri başladı. Diğer yandan ise taşeron kontr-gerilla devleti İsrail aracılığıyla Filistin halkına kan kusturuyor. Öte yandan ise bu genel saldırının Ortadoğu ile sınırlı olmadığı, dünyanın öteki köşesindeki olaylardan anlaşılıyor. Örneğin, hiç de rastlantısal olmayan bir biçimde birden Kolombiya ordusu yanına yarı-askeri faşist çeteleri de alarak gerilla denetim bölgesine giriyor, bir süredir çıban başı olarak görülen Venezuela’daki “ulusalcı” Chavez hükümetine karşı darbe örgütleniyor, vb… Küba ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti gibi “aykırı” ülkelere karşı yürütülen provokasyon ve abluka çemberi ise daraltılıyor.

“Bu, iyilerle kötülerin savaşıdır” diyor, ABD başkanı Bush; böylece dünya haritası üzerine kalın bir çizgi çekiyor ve bir tarafa emperyalist ülkeleri ve işbirlikçilerini diğer tarafa da “terörizm”le damgaladığı dünyanın yoksullarını, ezilenlerini, kendisine karşı direnen herkesi koyuyor. Bu haydutluk gösterileri şimdilik Ortadoğu ve Latin Amerika ağırlıklı olarak yürütülse de asıl hedef daha geniştir. Emperyalizm bu noktadan hareketle bütün dünyadaki her türden muhalif harekete, devrimci yükselişlere müdahale edebilecek bir uluslararası jandarma gücü yaratmaya çalışıyor. Böylece emperyalist kamptaki çatlakları da onarmaya, dünyayı kendi hegemonyasında tutmaya çalışan ABD emperyalizmi, Körfez Savaşı ile başlattığı ve Somali, Ruanda gibi örneklerle devam ettirdiği yeni bir hegemonya tarzını inşa etmeye calışıyor.

Bu arada kan kokusuna karşı son derece duyarlı olan Türkiye’nin işbirlikçileri de -bazen beceriksizlce hesap yanlışları yapsalar da- bu kirli savaşlara katılmak için can atıyorlar. İşbirlikçi oligarşi ve CIA güdümlü medya her fırsatta savaş çığlıkları atıyor ve bu kanlı oyunlardan ne kapabilecekleri üzerine hesaplar yapıyorlar.

Bütün bu karmaşa arasında herkes ABD’ye yapılan saldırıda kaç kişinin öldüğünü ve böyle bir noktada ABD’nin intikam almakta haklı olup olmadığını tartışırken, emperyalizmin dünya halkları için ne anlama geldiği unutuluyor ya da Amerikancı medya tarafından bilerek unutturuluyor. Dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanın ve genel olarak insanlığın katili olan emperyalizm aklanmaya çalışılıyor.

  • EMPERYALİZM TARİH KARŞISINDA SUÇLUDUR

Emperyalizm, kapitalizmin tekelci ve asalak aşamasıdır. İnsanın insan tarafından sömürülmesine dayanan sınıflı toplum düzenlerinin en sonuncusu ve en gelişkini olan kapitalizm, esas olarak bir avuç sermaye sahibi kapitalistin işçi sınıfını ve dolaylı olarak bütün toplumsal yapıyı sömürdüğü ve buradan sağladığı kârlarla servetini atırdığı bir düzendir. İçinde en küçük bir insani kaygı barındırmayan, yalnızca daha yüksek kâr güdüsüyle davranan bu sistem, emek sömürüsünün, artı değerin üzerine kuruludur. İşçinin yalnızca işgücünü satın alan ve ona çalışmasına devam edebilecek kadar ücret veren kapitalistin kârı, bu karşılığı ödenmemiş emekten kaynaklanır ve kapitalizmin her aşaması bu artı-değerin çoğaltılmasının ve işçi sınıfının artan yoksullaşmasının tarihini oluşturur.

Emperyalizm ise bu emek hırsızlığı düzeninin en son ve tekelcileşmiş aşamasıdır. Dünyanın büyük bankalarla bütünleşmiş bir avuç tekel tarafından paylaşıldığı emperyalist aşama, artık insanlığın tüm gelişmesinin önünün kesildiği, tüm ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin tekeller tarafından yağmalandığı bir sürekli haydutluk aşamasıdır. Artık dünyanın hiçbir köşesi büyük emperyalist tekellerin ve onların çıkarlarını koruyan emperyalist devletlerin sömürü ve baskısından uzakta değildir. Emperyalist sistem yaklaşık yüz yıldır bütün dünyayı bir kan gölüne çevirmiş, daha çok sömürü ve daha çok kâr için yirminci yüzyılı cinayetler ve katliamlar yüzyılı yapmış, şimdi de yeni binyılı kana bulamaya başlamıştır. Bu onun kaçınılmaz doğasıdır; çünkü emperyalizm, tarihin işleyişine ve insanlığın en temel özelliklerine karşı suç anlamına gelmektedir; çünkü o doğrudan doğruya insanın gelişme dinamiğinin önünün kesilmesidir.

  • EMPERYALİZM SAVAŞ VE YIKIM DEMEKTİR

Emperyalizm, savaşa mahkûmdur. Yirminci yüzyılın başında dünyanın belli başlı emperyalist ülkeler tarafından paylaşılmasından sonra her yeniden paylaşım girişimi mutlaka savaşlarla sonuçlanmıştır ve sonuçlanacaktır. Kapitalizmin doğası gereği eşitsiz gelişen ve sık sık birbirlerinin egemenlik alanlarına göz diken emperyalist ülkeler, pazarlar ve sömürü alanları daraldıkça kendi aralarında yeniden kavgaya tutuşmakta ve bu kavga milyonlarca insanın ölümüne neden olan kanlı savaşlarla sonuçlanmaktadır.

I. Emperyalist Paylaşım Savaşı bunun en açık örneğidir. Özellikle o dönemde palazlanarak İngiliz hegemonyasını tehdit eden Almanya’nın önünü kesmek için başlatılan bu kan banyosunun maddi sonucu 10 milyon ölü, 20 milyon sakattır. Toplam asker sayısı 70 milyonu bulan orduların kapıştığı bu savaşın sadece Avrupa’daki mali bilançosu ise 350 milyar dolarlık yıkımdır. Silah sanayiin patlama yaptığı ama milyonlarca çocuğun açlıktan can verdiği bu büyük katliam emperyalizmin en ağır suçlarından biri olarak tarihte durmaktadır.

II. Emperyalist Paylaşım Savaşı ise birincisinin çok çok üzerinde bir kanlı katliamdır. İnsanlığa verilen manevi zararları bir tarafa koyarsak, bu korkunç boğazlaşmanın sadece can kaybı olarak bilançosu tahminen 35 ile 60 milyon insanın ölümüdür. Yalnızca faşizmin kesin yenilgisini sağlayan kahraman Sovyet halkından 11 milyonu asker olmak üzere toplam 20 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Ne zaman ki bütün emperyalist kampın sosyalizme saldırsın diye tasmasını gevşek bıraktığı Alman faşizmi Stalingrad önlerinde Sovyet halkının direnişiyle bozguna uğratılmıştır, ancak o zaman Kızılordu’nun ilerleyişinden korku duyan müttefikler duruma müdahale etmişlerdir.

Bu savaşta Polonya’nın insan kaybı, 5 milyon 800 bin, Almanya’nınki ise 4 milyon civarındadır. Japonya’nın kaybı ise 2 milyon insandır, ki bu katliamın önemli bölümü atom bombasının atıldığı Hiroşima ve Nagasaki’de gerçekleşmiştir. 1945’te yapılan bu nükleer katliamda birkaç saniye içinde 250 bin kişi birden öldürülmüş, iki şehir ve onların toplam halkı bir anda haritadan silinmiştir. Bugünkü durum ise özellikle siviller açısından çok daha vahimdir. Örneğin, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda ölen sivillerin askerlere oranı %50 iken 1990’lı yıllardaki çatışmalarda bu oran %90’a ulaşmıştır. 1986-1996 arasındaki savaşlarda ise 2 milyon çocuk ölmüş, 5 milyon çocuk sakat kalmıştır. Ve bugün dünyada 50 milyon insan mültecidir. İşte emperyalizmin militarist yüzünün insani maliyeti budur.

  • EMPERYALİZM, FAŞİZM, IRKÇILIK ve SOYKIRIM DEMEKTİR

Üstelik bu savaşın en kirli yanı milyonlarca insanın sadece savaş alanlarında değil toplama kampları ve gaz odalarında da can vermesi, dünyanın en büyük soykırımının gerçekleştirilmiş olmasıdır.

Almanya’da tekelci sermayenin terörist yönetimi faşizm iktidara gelir gelmez önce komünistleri, ilericileri ve yahudileri topladığı kamplara daha sonra faşizmle çelişkisi olan ve hatta iktidara gelmesine hizmet edenleri bile göndermiş ve dünyanın en büyük katliamını gerçekleştirmiştir. Günde 6 bin insanın yakıldığı ve kurşuna dizildiği ünlü Auschwitz başta olmak üzere bu kamplarda beş-altı yılda yaklaşık 25 milyon insanın öldürüldüğü, yarım milyon insanın ise açlıktan ve hastalıklardan öldüğü tahminen bilinmektedir. Bütün bu cinayetlerin birkaç SS subayının işi olmadığı, Krupp ve I.C. Farber başta olmak üzere Alman tekellerinin tümünün işin içinde olduğu Nürnberg yargılamalarında tamamen açığa çıkmıştır.

Sanıldığı gibi faşizm, ırkçılık ve soykırım salt Alman ya da İtalyan faşizmine özgü bir durum değildir. Nazi Almanyası’nda görülen işin küçük bir bölümüdür. Pazar kavgası ve saldırganlık anlamına gelen emperyalizm, tarihinin her aşamasında ırkçılığa ve faşizme ihtiyaç duymuştur. Sömürge ülkelerin ve halkların aşağılanması, emperyalist ülke insanlarının ve beyaz ırkın üstün ırk olarak sunulması, kapitalist sistemin idelojik temelidir. Amerika’daki büyük Kızılderili katliamlarından, siyahların köleleştirilmesine ve Uzakdoğu’daki soykırımlara dek her ırkçı olayın arkasında, her faşist cuntanın tezgahlanmasında emperyalizm vardır. Esasen emperyalist ülkelerdeki yaygın kültür ve düşünme biçiminin kendisi de Alman faşizminden farklı değildir. Dolayısıyla bizzat emperyalist ülkelerin devlet yönetimlerindeki ırkçı-faşist unsurlar bir yana Neo-Nazi katillerini besleyen zemin de kapitalist sistemin yapısal özellikleridir.

  • EMPERYALİZM, MİLİTARİZM VE KAN TÜCCARLIĞI DEMEKTİR

Emperyalizmin tarihe ve insanlığa karşı işlediği en ağır suçlardan biri, pazar kavgasına bağlı olarak geliştirdiği militarizm ve silah ticaretidir. Silahlanma elbette dünya tarihinde yeni bir olay değildir; ama emperyalist aşama tarihin en büyük toplu katliam araçlarını geliştirmiş ve ekonomisinin büyük bölümünü bu sektör üzerine kurmuştur. Her şeyi tekellerin ihtiyaçlarına bağlayan bu sistem, bilimi ve teknolojiyi kitle imha araçlarının yapımı için seferber etmiş, üretime ve toplumsal refahın arttırılmasına hizmet edebilecek milyonlarca dolar şişirilmiş bir askeri bürokrasinin ayakta tutulmasına, milyarlık orduların beslenmesine ve silah üretimine kaydırılmıştır. Özellikle II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra ekonominin askerileştirilmesi hızlandırılmış, militarizm adım adım yeni bir noktaya doğru geliştirilmiştir. Birbiri ardına geliştirilen yeni savaş araçları ve yeni modeller, büyük tekeller için yağlı kapı olmuş, silah siparişleri bir noktadan sonra kapitalist ekonominin ritmini belirler olmuştur. Bir Pershing füzesinin yapımında 500’ün üzerinde çokuluslu şirketin görev aldığı düşünülürse, emperyalist ekonomi açısından askeri harcamaların önemi anlaşılabilir. Ayrıca bugün dünyada “Araştırma-Geliştirme” harcamalarının önemli bir bölümü de silahlanmaya ayrılmaktadır.

Öte yandan, metropol ülkelerde tezgahlanan silahlanma planları, savaş rüzgarlarının sürekli estirildiği dünyanın bağımlı ülkelerinde bir sistematik içinde uygulanmaya başlanmış, dolayısıyla silahlanma uluslararası yeni işbölümünün bir işlevi haline gelmiştir. Örneğin, Brezilya, Arjantin, İsrail, G. Afrika, G. Kore ve Türkiye uluslararası yeni işbölümüne uygun olarak montaj teknolojisi ile silah üretmektedirler. Bu durumun en açık kanıtı ise, bağımlı ülkelerde genel harcamalarının yarıdan fazla bir kısmının silahlanma harcamalarına gitmesidir. Bağımlı ülkelerde bir yandan emperyalizmin patentleri ve lisansları ile silah üretimi yapılırken, öte yandan her yıl yeni silah ithalatı yapılmaktadır. 1980’li yılların başında 20 -25 milyar dolar olarak hesaplanan uluslararası silah ticaretinin dörtte üçü bağımlı ülkeleri kapsamaktadır. Bu satın almaların önemlice bir bölümü ise şüphesiz kirli bir savaş yürütmekte olan Türkiye tarafından yapılmaktadır. Silah tekellerinin artan önemi süreç içinde öyle bir hale gelmiştir ki, metropol ülkelerde finans oligarşilerinin yürütme kuvvetini tamamen silah tekelleri ellerinde tutar olmuş, silah tekelleri hükümet kurar, hükümet düşürür hale gelmiş, hegamonik devlet mekanizmaları tüm olanaklarını bu tekellere açar olmuştur.

  • EMPERYALİZM, SÖMÜRGECİLİK, KÖLELİK VE SEFALET DEMEKTİR

Emperyalizm, bağımlı ülkelerin bütün yeraltı/yerüstü zenginliklerinin vahşice sömürülmesi, kaynaklarının tüketilmesi, halkların kişiliksizleştirilerek kültürlerinin yokedilmesi demektir. 1945’lerden sonra başlattığı yeni-sömürgecilik uygulaması da esasen aynı sonuca yol açmaktadır.

Yeni-sömürgecilik uygulaması, emperyalist işgalin gizlenmesi, geri bıraktırılmış ülkelerdeki işbirlikçiler aracılığıyla patent ve askeri anlaşmalarla, sermaye yatırımları ile borç ve “yardım” ilişkileri ile bağımlılık yaratılması, bu ülkelerin ekonomisinden kültürüne bütün güçlerinin iç dinamiğinin çökertilmesidir. Bu ülkelerin ordularını kendi genelkurmayına bağlayarak ordu ve polisi iç savaş ordusu haline getiren emperyalizm, bu ülkelerdeki ekonomik, siyasi ve kültürel yapıyı kendi ihtiyaçlarına uygun hale getirmiştir.

Bu politikaya bağlı olarak çeşitli ülkelerdeki ABD üsleri yaygınlaştırılmış ve saldırı odakları haline getirilmiştir. ABD askeri güçleri. I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda ülke dışında yalnızca üç, II. Emperyalist Paylaşım savaşında 39 ülkede bulunurken, 1968 itibarıyla 64 ülkede bulunmaktadır ve bu sayı bundan sonra da artmıştır.

Buna karşılık emperyalizm halklara açlık ve sefalet vermiştir.

Bugün dünyanın en zengin üç adamının varlığı 48 yoksul ülkenin ulusal gelirinden yüksektir. Aynı üç adamın varlığı Afrika’nın bütün ülkelerinin ulusal gelirinden yüksektir. Öte yandan, dünyanın en zengin 225 kişisinin varlığı ise bütün dünya nüfusunun sosyal gereksinmelerini karşılayabilecek miktardadır. Uçurum bu denli derindir.

Buna karşılık Dünya Gıda Örgütü (FAO) verilerine göre 1960-1970 arasında 13, 1970-80’de 15, 1980-85 arasında ise 40 milyon kişi açlıktan ölmüştür. 1990’da toplanan Dünya Çocuk Zirvesi raporuna göre her yıl 12 milyon çocuk önlenebilir hastalıklardan ölmektedir ve UNICEF tahminlerine göre 2000’li yıllarda 175 milyon çocuk 5 yaşına gelmeden ölecektir. Tamamen yasak olduğu halde bugün Asya’da çalıştırılan çocukların sayısı 250 milyondur. Ve tabii ki bunlar, şanslı olanlarıdır; bu ülkelerdeki 2 milyon çocuk ise doğrudan fuhuş pazarındadır. Aynı yıllarda, yani 1980-1994 arasında yoksul ülkelerin borçlarının artış oranı %400’dür; 1980-1998 arasında bu borçlar 600 milyar dolardan 2.2 trilyon dolara yükselmiştir.

Yalnızca yoksul ülkelerde değil, Avrupa’da da nüfusun %17’si yoksulluk sınırındadır. ABD’de 12 yaş altındaki 13 milyon çocuğun aç olduğu BM verileriyle sabittir. Çünkü, ABD’nin maddi varlığının %68’ini nüfusun %1’i almaktadır. Buna karşın aynı ülkede nüfusun 7 milyonu evsizdir, 26 milyon kişi uyuşturucu kullanmaktadır.

Emperyalizmin varlığının doğurduğu sonuçlardan biri de, sağlık konusundaki vahim durumdur.

Örneğin, emperyalist metropollerde ortalama ömür 72-74 arasında değişirken, bağımlı ülkelerde 55 yılı geçmemektedir. Salgın hastalıklar bağımlı ülkelerde çok yaygındır. Örneğin, iyot eksikliğinden kaynaklanan endemik guatr, tahminlere göre 200 milyon insanı etkilemektedir. 70 ülkede, 180 – 200 milyon insanda parazit hastalığı görülmekte, sıtma Afrika’da her yıl milyonlarca çocuğu öldümektedir. UNİCEF’e göre, gelişmiş ülkelerde beş kişiye bir doktor düşerken, bağımlı ülkelerde 2700 kişiye bir doktor düşmekte, oran bazılarında ise 20 bine çıkmaktadır. Bağımlı ülkelerde, birbuçuk milyar insan ve 6 yaşından küçük 400 milyon çocuk her türlü tıbbi bakımdan yoksundur. Bağımlı ülkelerde, 1980 verilerine göre, kişi başına sağlık hizmetleri için harcanan yılda yalnızca 1.7 dolardır. Bu, emperyalist metropollerde 144 kat daha fazladır.

  • EMPERYALİZM ASKERİ DARBELER VE İŞKENCE DEMEKTİR

1950’lerden bu yana, yalnızca ABD tarafından tezgahlanan darbeler bile bunun en açık kanıtıdır. O kadar ki, bu darbelerin sayılması bile mümkün değildir. Yalnızca Türkiye’de 1971 ve 1980’de olmak üzere iki darbe tezgahlayan ABD, dünyadaki bütün gerici-faşist yönetimlerin başdestekçisidir. 1945’ten 1977’ye kadar ABD’nin tüm ülkelere yaptığı 140 milyar dolarlık “yardım”ın üçte ikisi, faşist cuntalara gönderilmiştir. Bunun 13.5 milyarı G. Kore’ye, 5.5 milyarı Brezilya’ya, 3 milyarı İran Şahı’na gitmiştir. 1979’da dünyanın en baskıcı yönetimlerinden 15’ i, patronluğunu ABD’nin yaptığı Dünya Bankası’ndan 2,9 milyar dolar ya da yaklaşık tüm kredilerin 1/3’ünü almışlardır. Rakamlardan bile faşist diktaların nasıl himaye edildiği, ayakta tutulduğu görülmektedir. Öte yandan Uluslararası Af Örgütü 1998 verilerine göre 193 devletin yaklaşık üçte ikisinde, yani ABD’nin “sevgisi”ne layık görülen ülkelerde, yılda en az 500 bin kişi sistematik işkenceye uğramaktadır.

  • EMPERYALİZM DOĞANIN MAHVEDİLMESİ VE TALAN EDİLMESİDİR

Kapitalizm, kâr hırsı demektir ve bu gözü dönmüş hırs, yüz yıldan fazladır dünyanın ekolojik dengesini mahvetmekte, özellikle bağımlı ülkeleri çöplüğe çevirmektedir. Bağımlı ülkelere akıtılan eski teknolojiler ve doğrudan sınai atıklar bu ülkelerdeki doğal hayatı katletmekle kalmayıp bazen binlerce insanın ölümüne neden olmaktadır. Union Carbide isimli çokuluslu şirketin Hindistan’da yarattığı Bhopal faciası bunun en çarpıcı örneğidir. 1984’teki bu olayda gaz sızıntısı yüzünden gerçekleşen patlamada 16 bin Hintli yaşamını yitirmiştir ki, bu sayı 11 Eylül saldırısındaki ölü sayısının birkaç mislidir. Yine Fransa’nın Pasifik’teki nükleer denemelerinin yarattığı sonuçlar ve bu sırada Fransız Gizli Servisi’nin Greenpeace gemisine yaptıkları bombalı saldırı hâlâ hafızalardadır.

Ama asıl facia bunların da ötesinde, aç gözlü kapitalizmin genel düzeyde dünyaya verdiği zarardır. Bir bütün olarak dünyanın dengesini bozan ve atmosferin bileşimini değiştiren teknolojileri üretim maliyeti yüzünden değiştirmeyen, üstelik durmadan benzeri teknolojilerle dünyayı zehirleyen emperyalizm, alternatif enerji kaynaklarının kullanılmasını kasıtlı olarak engellemekte, kendisiyle birlikte dünyayı da bir felakete doğru sürüklemektedir.

EMPERYALİZMİN SUÇ DOSYASI-1

image_pdf
قد يعجبك ايضا

اترك رد

لن يتم نشر عنوان بريدك الإلكتروني.